social experience etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
social experience etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.8.10

aptal kız

Tanrı aptal kızları korusun. Kolay varken kim zor ile uğraşmak isterki. Bu yüzdendir belki bize sıra gelememesi. (Ya da belki korkunç derecede itici kişiliklerimiz, yüzüne dahi bakılamayacak çirkinliğimizdendir, kimbilir..)
Biz de düştük aslında, beklentilerimizin yarısını bile karşılamayacak adamlara göz koyduk.
Hata bizde. Çünkü "herkes daha fazlasını istiyor biz bari daha azıyla yetinelim" dedik, yanıldık. Meğer onların istediği en başından beri "meme, göt, meme, göt" ten öteye gitmemiş. Biz boşuna ağzımızı bol bol açmaya çalışmışız, sanmışız ki müzikten, filmden ya da onların hoşladığı ve bizim hiç alakamız olmasa da anlamak için çabaladığı şey herne ise ondan bahsedersek ilgi çekeriz.. Belli ki biz salak kızlardan bile daha salakmışız. "Erkek bulma okulunda"ki ilk dersi kaçırmışız; çeneni kapa, güçsüz ol, melül melül bak.

Tamam, her şeyi kabul ediyorum, güzel aklllıyı, genç yaşlıyı yener. Bu yeni değil. Hiç bir zaman yeni olmadı. Peki "cici" kızlar bile ilişkileri sexle açmaya başladığında ben nerdeydim? Şimdiyse insanların dilinde bir evlilik muhabbeti, gelecek plan programları... Ben ne kadar zamandır televizyonun karşısında oturuyorum?
İpin ucunu, ne zaman, nasıl bu kadar kaçırdım bilmiyorum.

Yalnız ölürsem beni suçlamayın, kız kurusu demeyin, ben elimden geleni yapıyorum.

20.8.10

televizyonsuz yaşayamıyorum

Şimdiye kadar televizyonda gördüğüm hiçbir şey beni Molped reklamı kadar dehşete düşürmedi, hani şu bir takım adını bilmediğim ünlü kadınların molped logosunun arkasında, dev bir ped paketinin önünde, en kuru ped molped diye cıvıldadıkları reklam.
İlk gördüğümde Sapancada bahçeye tabak çanak taşıyordum, reklamı gördüm hipnotize oldum elimdekilerle kalakaldım ta ki babam ne çok televizyon izlediğime dair iğneleyici bir yorum yapıp beni dehşet uykumdan uyandırana dek.
Bilemiyorum beni bu kadar tiksindiren tarafı ne, oysaki ben zevk olsun diye telefonla satış reklamlarını bile izlerim, içinde ceset, ameliyat vs bol bol olan geniş bir dizi yelpazesinin sıkı takipçisiyim.
Hatta disney channel bile izliyorum. Bundan daha kötü olan tek şey avşar ailesinin dayanılmaz iticiliği olsa gerek.
Ne zaman görsem kanalı ne kadar çabuk değiştireceğimi bilemiyorum, sık sık şaşkınlıktan kumandayı elimden düşürüyorum. 

ps: i have a secret crush on Nick Jonas. I'm not proud of it.

19.8.10

soya.çekim

Daha birkaç gün önce yazmayacağım demiştim ama yalancı olduğumu zaten biliyorsunuz. Bu yüzden uzun uzun açıklamayacağım ve yazıma geçeceğim.
..........

Bir kaç zamandır kafamda dönüp dolaşan bir cümle var, nedense kafamda ilk kurulduğunda ingilizce oluştu, bazı cümleler türkçeye çevirince büyüsünü kaybediyor, o da öyle kalıverdi. Her neyse, kafamda şu geziniyor, "family is trouble".
Bunun gerçekten bana ne ifade ettiğini anlatabilmem için gereksiz bir açılıma girmem gerekecek ve düzenli olarak uluslararası magazin programları izlediğim için çok iyi bildiğim bir gerçek var, o da ailenin kirli çamaşırlarını dökmenin hiçbir zaman hiç kimseye faydası dokunmadığıdır. Bir gün gelir seni popondan ısırıverir.

Ama ifşa etmeden anlatabilinecek şeyler de vardır, çünkü her ailede bir tane çatlak büyük hala, bir kara koyun kuzen, bir hayırsız dayı ya da paragöz bir teyze (vb.) mutlaka vardır. Ya da hiç olmadı, bir hasta dede, bir alzheimerlı büyük anne vardır. Belki hiç umursamazsın, belki her şey daha senin kulağına gelemeden kuma gömülür belki de sen onlarla kuma gömülürsün, asla sana ait olayan sorunların bir şekilde sana değen ucuyla onlarla beraber sürüklenirsin. Öyle yada böyle aile ölünceye kadar peşinizi bırakmayacak bir beladır. Atsan atamazsın satsan satamazsın. Hep kafanın üstünde bir bulut gibi taşırsın, bazen güneşli havalarda olur ama yağmur taşıdığında sığınacak hiç bir yer bulamazsın çünkü zaten altına sığınabileceğin en güvenilir sığınak da yine onlardır.  En kötüsü de her şeyi "senin iyiliğin için" kılıfına uydurarak yaparlar ki bu da onlardan huzur içinde nefret etmene engel olur. Fedakarlıkların altında ezilirsin, birden bire büyüyüverirsin yada hep çocuk kalırsın. Seni dindar, inançsız, bencil, pozitif, verici, itaatkar yapabilirler ya da doktor, avukat vs. Ne kadar inkar edersen et sen onların bir parçasısındır. Belki parçasından çok eseri demek daha doğrudur çünkü genleri bir yana bıraksak da armut elbette ki dibine düşecektir. İstemesen de bir şeylerin hep onlara benzeyecektir.

Doğruyu söylemek gerekirse ben hiç bir zaman ailesinden nefret eden asi velet olmadım. Ergenliğin en ateşli zamanında bile. Hatta babam benim kahramanımdı, onun hikayeleri, gençliği, inançları, inceliği, cntilmenliği, yaptığı her şey benim yapmak istediğimdi şeydi. Büyüyünce O olmak istiyordum, annemle babamın ilişkilerine sahip olmak, onlar gibi mutlu olmak.. vs vs
Geçen zaman getirdiği hayal kırıklığıyla  yıldırmış olsa da tam olarak değiştiremedi olmak istediğim şeyi. Ama değişti, kesinlikle değişti, biraz ondan biraz bundan başka bir şey oldum çıktım.

Babam hala tanıdığım en cool adam ama büyüdükçe süper kahraman kostumünün altındaki adamın kusurlarını da gördüm, annemin ise hiç de kurtarılmayı bekleyen zavallı kadın karakter olmadığını, Lois Lane'den çok Wonder Woman'ı andırdığını...
Belki biz fazla yakındık, belki içimizde kalması gereken şeytanları birbirimiz üstüne salmaktan çekinmedik. Bu yüzden kostümlerimiz biraz yırtık pırtık, bu yüzden kimsenin bizi üzemeyeceği kadar üzebildik birbirimizi ama sevemeyeceği kadar sevdik de. Sanırım. Ama aile olmak böyle bir şey değil mi?
Seni hayata hazırlıyor, öyle bir seviyor ki başka kimsenin sevgisi yetmiyor, onlarınkinden sonra hiçbir şey çok canını yakamıyor, kimsenin kaybı onların ki kadar derin boşluk bırakmıyor (taa ki kendi aileni kurana kadar). Sadece anne baba da değil, teyzesi, amcası... ma-aile sana sıkıştırılmış bir kurs sunuyor, bir nevi survival guide hazırlayıp, to do ve not to dolarla önüne seriyorlar.

Aile tuhaf şey. Gerçekten. Çözemiyorsun da. Onlarla da onlarsız da olmuyor.
Kapalı kutu misali, herkesin başında aynı bela olsa da anlatsan da kimse anlamıyor, herkesinki farklı. Zaten insan anlatacak cesareti de kolay kolay bulamıyor.

Kol kırılır yen içinde kalır. Boşuna dememiş eskiler.

7.6.10

heart skipped a beat

Önce üzülüyorsun. Çok üzülüyorsun. Konuşamıyorsun. Konuşsan da diyecek bir şey bulamıyorsun.
Sonra çaresizlik geliyor. Sıkışıyorsun, göğsüne bir fil rahatça yerleşmiş gibi.
Ve ardından öfke.. Miden yanıyor, dişlerin sıkılıyor. Hırpalamak, acıtmak, bağırmak isteği önüne geçilemez bir hal alıyor. Kafanda olası diyaloglar hazırlıyorsun, tekrarlıyorsun kendi kendine.
Sonra bir anda fark ediyorsun, ne yaparsan yap, ne kadar cümle kurarsan kur, değişmeyecek.
Ve sakinleşip sessizce ağlıyorsun.

İşte pişmanlık böyle bir şey.

This is a quicksand.

5.6.10

that's how people grow up.

Uzak bir yerlere gitmek istiyorum telefonun, internetin ya da tanıdıkların olmadığı. Kısadan uzun, uzundan kısa bir zaman orada kalmak, tek başıma sergi müze gezmek, sokakta oturmak, bol bol ağlamak istiyorum. Ve yeterince arındıktan sonra olana yada olamayana takılmadan, sadece o spesifik anda orada olmaktan mutlu olmak istiyorum, geleceği kurmadan, geçmişi kurcalamadan..

Ama unuttuğum kadar unutulmaktan, geri döndüğümde geride kimsenin kalmamış olmasından korkuyorum.

Ne de olsa buradayken bile uzağım.

Bu kadar depresif olduğum için kendime biraz mesafeli yaklaşmaya başladım. Ama yapacak bir şey yok.
Kaburgalarım ciğerlerime nahoş bir baskı yapıyor. Geceleri uyumayı unuttum.
Mutsuzum. Lanet bir burjuva en çok ne kadar mutsuz olabilirse o kadar mutsuzum. Yediklerim midemde zıplarken, yemediklerim arkamdan kovalıyormuşcasına mutsuzum.
Evde daha da mutsuzum. Evde mutsuzum. Çok mutsuzum. Ama gidecek başaka yerim yok. Bunun için de ayrı bir mutsuzum.

Bugün "Çay Rusçada da ras ras" diye bir cümle kurdum, "çay Rusçada da çay" dediğime inanarak. O derece tuhaf kafalardayım.

10.5.10

and now it's official, i suck!

Gün geçtikçe farkediyorum ki benden bir cacık olmaz, iş yapmaya uygun değil kumaşım. Hakikaten değil. Ekip insanı değilim ben. Lanet olsun ki kendime daha ekip işi bir alan seçemezdim. Okul bittikten sonra ya tasımı tarağımı toplayacağım kitap falan yazıcam, resim vs yapıcam bohem bohem takılcam ya da yüksekti alçaktı devam edip hoca moca olacağım. Sinemacı olmaz benden kardeşim. Bu böyle biline.
Gerçi belliydi böyle olacağım, küçükken de hiç takım sporu yapamadım ben. Yüzme, tenis, aikido vs ama bir kere bile basket falan oynayamadım.
Yabani miyim neyim?

Bu gün kan verdim ben Kızılaya. Okulda Stand kurmuşlardı. Aslında çok korkarım ben iğneden hele vüducumdan kanın gidiyor olma hissi bitirir beni ama dedim "Salak çocuk ölecek değilsin ya bu senin için küçük ama insanlık için büyük bir adım" ve Açtım kolumu yumdum gözümü sanki dünya benim sıradan Arh + kanımla kurtulacakmış gibi. Ayıldım bayıldım verdikten sonra. Azıcık ilgi görmeyeyim hemen şımarıyorum.

Dünyanın en önemsiz festivaline bile seçilmedi filmim (no defence) ama rengi dokusu.. ne bileyim bir ruhu olmayan filmler seçilmiş hep. Bilemiyorum artık kanka ayağımıdır, kimsenin almayayım günahını.
Doğrusu ben kendim için çektim, anlamalarını ya da sevmelerini beklemiyorum ama severlerse de fena olmaz yani.

"Sorority Life"daki erkek arkadaşım bile beni terkettikten sonra hayattan hiç bir beklentim kalmadı. Bunu da burda itiraf ediyorum.
Hoşçakalınız.

Direksiyon sınavından kaldığımı da söylemiş miydim?

6.5.10

10 things i hate about birthdays

1. Sürprizler.
Aslında sürprizleri severim ama bazen çok zamansız oluyorlar (Sürprizin mantığı bu zaten) Hazırlıksız oluyorsun, çirkin oluyorsun, aptal oluyorsun.
Sürpriz beklentisi ise ayrı bir ömür törpüsü.
2. Beklentiler.
Çeşitli hediye ve kutlama beklentileri. Gerçekleşmemesi durumundaki yıkım.
3. Unutulma endişesi.
Mesela en iyi arkadaşının doğum gününü unutması.
4. Yemek.
Lüzümsuz bir sürü şey yemek içmek , özelliklede pasta. Pastaya bayılırım yalnış anlaşılmasın ama nedense doğum günü pastalarında beni geren bir şey var.
5. Geçen Zaman Farkındalığı.
Bir yılı daha geride bırakmanın melankolisi. Yaşlanmak, büyümek.
6. Tebrikler.
Bir gün önce, bir gün sonra gelen tebrikler, yıllardır konuşmadığın insanların yalancıktan gülen yüzleri (ben de yapıyorum aynı şeyleri) bir yıl daha yaşamışım yaşamamışım hiç umursamayanların, nice seneler daha yaşamamı dilemeleri. Beklediğin insanların tebrik etmemesi ve halanın telefonuna mesaj atması. Wtf?!
7. Duygusal hediyeler.
Kişisel hediyeler zırıl zırıl ağlatıyor beni. Evde olunca neyse de insan içinde hoş olmuyor.
8. Kutlamak baskısı.
Tıpkı yıl başlarında olduğu gibi doğum günlerinde de mutlaka kutlama yapmanı hissettiren bir baskı varr. Neyse ki doğum günlerinde gün opsiyonu mevcuttur.
9. Yüksek eğlence beklentisi.
Doğum günün yılın geri kalanından daha pure bir günmüşcesine her şeyi bir kenara bırakıp sadece sana ait bir günmüş gibi eğlenme planları yapmak ama asla tatmin olamamak. Bunun için beklentileri düşük tutmak hayal kırıklığına uğramamak.
10. Başkasının Doğumu.
Söz konusu olan başkasının doğum günüyse, beğeniceği, size daha önceden hediye aldıysa onu gölgede bırakacak bir hediye bulma baskısı.

"Kiss me now that i'm older. I won't try to control you. "

Kendime not:
Seneye facebook wallunu kapa. Ayıp olmasın diye herkese -teşekkürler tatlım arım balım peteğim yazmak zorunda kalma. İçlerinde en az 6 senedir görmediğin insanlar var.

1.5.10

no.silk.

İç çamaşırları çok komplike varlıklar. Hakikaten. Aynı zamanda hem kısıtlayıcı hem de huzur vericiler.
Neden kadınlar kimse görmeyeceği ya da 800 yıldır evli olup kocası iç çamaşırlara olan ilgisini 799 yıl önce kaybetiği halde über sexy çamaşırlar alırlar. "Kendim için alıyorum" koca bir yalan. Ancak birilerinin göreceğinden emin olduğun zaman giyiliyor onlar. Dolayısıyla almayın boşuna. Aldıktan sonra da "madem aldım giyeyim bari" deyip giymeyin de, çünkü genelde bu ürünlerin verdiği rahatsızlık seksilik derecesiyle doğru orantılı ilerliyor.
Elbetteki büyükanne külotları ve sporcu sütyenleriyle dolaşın demiyorum ama çok da zorlamayın, oranızı buranızı çekiştirip durmayın.
Aslında birileri görecek de olsa adam gibi şeyler giyin, hayatlarını sexy kadın iç çamaşırlarıyla çevrili geçirecekleri yanılgısıyla yormayın onları. Eninde sonunda pamuklu yüzlerce kez yıkanmış çamaşırlarla* dolu çekmeceler içinde kaybolacakları gerçeği ile şimdiden yüzleşirlerse ileride tatminsizlik yaşayıp hüzüne kapılmazlar.
Bir gün çamaşırlarla ilgili bir kitap yazacağım isim de şöyle olacak: İç Çamaşırlarında Kişilik Bozuklukları, Kendini Tanga Zanneden Slip.

*Yaptığım göndermenin hangi filmden olduğunu bilene bir sürpriz hediye vereceğim
.

Bir de hiç alakası yok ama, kreditleri izleyenlere kıyak geçen filmleri çok seviyorum.

9.4.10

Krupiye

Yalan söylemenin en kötü yanı ne biliyor musun? Bir zaman sonra inanıyorsun yalanına ve doğruyu bilen herkese düşman oluyorsun.
Ve talihsiz bir tesadüf yüzünden, yalanını kapatmak için yalanlar uydururken, çıkarlarını "karşındakini kırmamak kılıfına" uydurduğunu biliyorum. Oysaki senin hiçbir şeyden korkmana gerek yok sende bu yetenek oldukça her şeyin en tepesine çıkarsın ve biz zavallılara asilce el sallarsın, senin gerçekte ne olduğunu bildiğimizi unutarak.

Bu duruma uyacak iki şarkı yolluyorum bu blog aracılığıyla sana, hiç sanmıyorum bakacağını ama...

Nilüfer - Şov Yapma
Morrissey - We Hate It When Our Friends Become Successful

5.4.10

kadehimi kendi şerefime kaldırıyorum.

Kendimi dışlanmış hissediyorum.
Sanki bütün arkadaşlarım parkta oyun oynamaya çıkmışlar da beni çağırmamışlar gibi. Evet tam da böyle hissediyorum.

Böyle zamanlarda teknolojiden özellikle de internetten nefret ediyorum.
Shane Dawson videoları izlemiyor olsam fişini çekiveririm internetin ve aklımı tamamıyla şu anda comedymax de dönmekte olan Californication a verebilirim.

Sizce şarkı Californicationı mı bilen daha çoktur dizi Californicationı mı?

Şişşt Fringe başladı!

24.2.10

kıllar üzerine detaylı bir çalışma

Bir gün elime cımbız alıp toplu taşıma araçlarında terör estireceğim. Kır saçlı adamların kulaklarından fırça gibi çıkan o kara şeyleri yolacağım. Ya onlar keser ya ben.
Bunun için yapılmış aletler var, değil mi? Traş makinesi aparatları var, berberler de kesiyor. Çok zor bir şey olmasa gerek. Ayrıca biz nerelerimizdeki tüyleri ulu bir görev bilip yolarken, onlar da burunlarından kulaklarından kıl aldırsınlar bir zahmet.

Lafı kıldan açmışken, şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Bu aralar pek hoşuma giden bir moda peydah oldu, Bıyık. Bıyık pek erkeksi bir şey. Her ne kadar bazen kilolu erkekler bırakınca "bakkal amca" olsalar da, genelde erkeğe yakışıyor. Mesela, Gürkan'a çok yakışıyor, Oğulcan'a da. Zaten bu insanlar tanıdığım erkek populasyonunun üçte birini oluşturduğu için daha fazla örnek veremiyorum. Üzgünüm.

Elbette bir de sakal mevzusu var. Kirli sakalın über sexyliği bir yana, sakalın da gayet erkeksi bir unsur olduğu yadsınamaz bir gerçek. Yani Cansu bile bıraksa o bile erkeksi olur.
Ancak sakalın dozu çok önemli. "Dört yıldır güneşe çıkmadım" uzunluğu sexyden çok "leş" olarak tanımlanmanıza yol açar. Ya da çenenizden sarkan üç beş kılı sakaldan sayıp uzatıyorsanız, lütfen bu sevdanızdan derhal vazgeçin ve gidin traş olun. En azından köse-severlere hitap edersiniz. Tabi her malın bir alıcısı vardır. Bunlar sadece benim şahsi görüşüm..
Erkekler ve yüz kılları çok derin bir mevzu. Türlü türlü şekli var.
Bir de lisede tatillerden dönüşte ilk gün okula sakalla gelme macerası vardır ki, çok güldürür beni. Okul tuvaletinde, müdür yardımcısının eline tutuşturduğu dandik traş bıçağıyla kuru kuru traş olmaya değer mi? Anladık tamam, ergensin, büyük adam oldun, kılın var, tüyün var, bol bol da masturbasyon yapıyorsun, ne yapalım yani! Sen bir de bize sor, derdimiz başımızdan aşkın.

Tüm bu kıl-tüyden sonra, kara yağız delikanlı olarak tabir ettiğimiz tipten de hiç hazetmediğimi belirtmek isterim. Ben, ironik olarak, bıyık, sakal bırakmanın genelde yakışmadığı akça pakça erkekleri beğenirim, öyle çiyan gibi sarı değil de, kumral daha çok.
Tabi kişisel erkek geçmişime bakarsanız kendimle sık sık çeliştiğimi görürsünüz.
Ne yapalım, gönül işi bunlar. Kader kısmet ayol!

kaçın kurası

21.02.2010
Kırmızı Moleskine


Hayatımda ikinci kez yemek yapmanın ve kimseyi zehirlememenin haklı gururunu yaşıyorum. Gerçi 12 saat beklemek en güvenlisi olacaktır.
Ama zehirlenseler bile lezzetli olduğunu itiraf edeceklerdir. Çünkü ben bir dahiyim.
Mutfakta hamarat, yatakta panter değilim belki ama evin her odasında ayrı bir dahiyim.
Mesela yatak odam! Uyurken mırıldandığımı biliyor muydunuz? Büyük ihtimalle üstün zeka gerektiren ileri matematik problemleri çözerek zeka pırıltıları saçıyorumdur. Bu dahilik göstergesi değildir de nedir?
Peki ya tuvalet kağıdı rulosu değiştirebilmeme ne demeli. Herkes de olmayan bir yetenektir bu. Kabul edin!
Ancak bu gün kendime izin verip ruloyu başkasının değiştirmesine müsade edeceğim. Bu gün başka bir odanın dahisiydim.

Yıllarca beni yemek yapamaz sandınız. Yanıldınız.
Olay yemek yapamamakta değil, yapmayı sevmemekte.

21.2.10

torrent partisi

Okuldan iyiden iyiye soğumaya başladığımı itiraf etmem gerekiyor. Beni heycanladıran pek ders kalmadı. Zaten alıcak pek ders de kalmadı. İnsanlar bir çabayla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar bu konuda imzalar falan ama ben pek bir sonuç alınabileceğini sanmıyorum ama çocukların hevesini kırmamak lazım, hele de dertsiz neslimize bir şeyleri protesto etme şansı doğmuşken...
Starbucks kahvesini yudumlarken, "derslere girmeyelim, sınavları yapmayalım" protesto edelim deyip, ertesi gün poposuna baka baka derse gelip paşa paşa sınavına giren, "ideoloji" karşıtı küçük anarşistlerin kişisel saldırılarından her ne kadar çok hoşlansam da, bu aralar tek isteğim okuldan bir an önce defolup gitmek. Sonsuza dek öğrenci kalıp, okulda kalıp akademisyen olmayı dilesem de, bu okulda bunu yapmak istediğimden hiç mi hiç emin değilim.
Yani, senior project sunumları sırasında " Görüntü yönetmeni dediğin nedir ki? Recorda basan insan!" gibi talihsiz açıklamalar yapan hocaların olduğu bir yerin sinema öğrencisi için en uygun ortam olduğundan pek emin değilim doğrusu, hele de görüntü yönetmenliğine ilgi duyma cürretini gösteren bir öğrenci için.
Yalnız bu tip talihsiz açıklamalarla kalsa yine kabullenilebilir ama binbir tane bok var, final jürilerine bitmemiş iş getiren ciddiyetsiz öğrenciler, "ukalalık" yapıp film festivaline giden sinema öğrencisine C veren hocalar...
Öğrenciler desen onlarında çoğu beş para etmez. Ben beş kuruş dahi ettiğimden dolayı söylemiyorum elbette bunu, sınıf arkadaşlarımı, gelecek meslektaşlarımı da kötülemek istemem ama hepimiz biliyoruz ki doğru bu. Tabi ki o insanların okurken ne yaptıkları yada mezun olduktan sonra ne yapacakları zerre kadar umurumda değil. Hem belli de olmaz kimisi çok çok başarılı olur , ben de kanepemde tv izlerken yastıkları kemiririm kıskançlıktan. Ne de olsa bozuk saat bile günde 2 kere doğruyu gösteririr. Her şeyden önce şans işi bunlar. Ama şu ana bakarsak iki elin parmaklarını bile zor buluyor gelecek vaadedenler (ki ne yazıkki dahil değilim onlara), elbetteki bu da engin bir motivasyon sağlayamıyor. Hatta kimi zaman neye güvendiklerini bir türlü anlayamadığım şuursuz çoğunluğun varlığı bile beni irite etmeye yetiyor.
"Sex and the City"den esinlenen giyimleri ve pis saçlarıyla ortalıkta salınan hatunlar, uygunsuz ilişkileriyle anılan Erasmus Bunnyler, param var film çekerim insanları, VCD groupieleri, kendilerini müşteri olarak gören öğrenciler ve "Müşteri değil, öğrenciyiz" sloganları atan gençler..

Aslında ince ince, uzun uzun yazacaktım ama gider ayak külahları değişmek istemedim kimseyle. Belli olmaz tesadüfen okur birileri sonra mazallah ne yaparım! Daha önümüzde senior var şu var bu var.. Her koyun kendi bacağından asılır, en çok bunu öğrendim hayattan.

Bir de gönül istedi ki bir blog açayım anonim, orda yazayım ama sosyal çevrem maximum 20 kişi olduğundan 4 postta biterdi işimiz. Zaten hem ben Perez Hilton olmadığım gibi okulumuz da pek hollywood sayılmaz. Ayrıca da who cares?
Nice to meet ya! Never wanna see ya!

18.2.10

mucho macho


Bazen başımdan büyük işlere kalkıştığım hissiyatına kapılıyorum. Korkuyorum.

nedendir bilinmez

2008 in son günü tuhaf yeni yıl kutlamamız için Sarısu'yu bekliyordum Kadıköyde iskelenin önünde. Her zamanki gibi erken gelmiştim vakit geçirmek için ardı ardına sigara yakıyordum. Hep oralarda dolanan homeless amca geldi. Kül tablasının içine baktı, Ben de ona sigara ikram ettim. Sonra konuşmaya başladık. Elinde ki bardağı gösterdi, içinde viski olduğunu söyledi. "beni iyi besliyorlar bu akşam. Delikanlını biri de bu sandviçi verdi. Ama" dedi, bardağı göstererek "ölümüm bundan olcak." Sonra nası bu hale geldiğini anlattı. Pek ilginç bir hikaye değildi doğrusu. Ama keyifliydi sohbetimiz.
Vapur yanaşmaya yakın birer sigara daha yaktık. Sonra paketimi ona verdim. İtiraz etti. "Yeni yıl hediyesi niyetine" dedim. Sonra gittim.
Bu akşam aynı yerde kısa şorttan kaynaklandığına inandığım tuhaf bakışlardan ve bıyık buran amcalardan baymış ve acayip çişim gelmiş bir şekilde babamı bekliyordum.
İçinizden ne cesaretle o tombik bacaklara şort giydiğimi soruyor olabilirsiniz.
Bilemiyorum, aptallık işte. Amca geldi yine tablaların içine baktı. Bu sefer sigaram yoktu ama yanımdan geçerken ona bir sigara sarmayı teklif ettim. "Parmaklarına bak nasıl da sardın hemen öyle incecik" dedi. "Bol bol pratik" dedim. Teşekkür etti, gitti. Biraz sonra yine geldi. Adı ne bunun çok lezzetli dedi paketi gösterdim. Nerden aldın, hoş beş, bir şeyler konuştuk. Çıkarıp verecektim paketi ama bu cömertliğe yetecek kadar param olmadığını düşündüm. Sonra vapur geldi ben de gittim.

Bunu neden anlattım bilmiyorum.
Bakın ne kadar iyi bir insanım demek için anlatmadım, o kesin. Öyle olmadığımı cümle alem biliyor keza.
Ben o adamı çok seviyorum sanırım bnun için anlattım.
Sıkıntı oldu içime bir daha gördüğümde kesin ona tütün hediye edeceğim. Siz de görürseniz ona sigara falan ikram edin, pek cici bir adam o.

İşte böyle..
Bu günkü maceram burda bitiyor ama erkenden uykum gelmezse bir şeyler çizip post edeceğim.
Öperim gıdıktan.

4.2.10

zaman hırsızı.



Geçenlerde bir hikaye kitabı geçti elime. "Allah iyiliğiniz versin" dedim, "bunları okumama nasıl izin verdiniz". Neden böyle olduğuma şaşmamalı.

Küçükken dinlediğim hikayeler de okuduğum kitaplarda hep birazcık tuhaftı. Benim tercihim miydi yoksa denk mi gelmişti hatırlayamıyorum.
Zaten masalların hepsinin belirli bir derecede psikopatlık barındırdığının farkındayım. Ağızdan dökülen mücevherler, çiyanlar böcekler, kindar periler, parmak boyundaki korkutucu kızlar, çocuklarını ormanda terkeden hain anne babalar, taşa dönüşen üvey kız kardeşler....
Çocukların bu hikayelri dinledikten sonra, bir üvey anneyi tüm kalbiyle sevmesi mümkün müdür meseala? Ya da yaşlı, çirkin burunlu ve tesadüfen siyah giymekten hoşlanan kadınlardan korkmaması?

Bir kitap vardı, sanırım okulda okutmuşlardı, yazarını hatırlamıyorum ama adı Dankonun Yüreği idi.. Bir kasabada bir şey oluyor halk taşınmak zorunda kalıyor ama gitmeleri gereken yönde karalık bir orman var. Yola koyuluyorlar ama bir süre sonra insanlar huzursuzlanmaya başlıyor bunun üstüne Danko kalbini çıkarıyor ve yolu onunla aydınlatıyor. Gidiyorlar gidiyorlar.. en sonunda orman bitiyor ve güpgüzel bir yere geliyorlar. Herkes neşe içinde hoplayıp zıplıyor ama Danko yorgunluktan yığılıyor ve kalbi yere düşüyor ve biri gelip üstüne basıp onu söndürüyor.
Bu kitabı hala atlatabildiğimi sanmıyorum.
Bazen ormanda bir evde yaşadığım, birilerinden kaçtığım, sarayların merdivenlerinden inip çıktığım kabuslar görüyorum. Çoğu, konuşmaya çalıştıkça ağzımdan çıkıveren yılanlar böceklerle boğulmamla son buluyor. Şanslıysam inciler dökülüyor ve nerd gözlüklü bir prens beni öpüyor..
Hahah!

Her şey bir yana, "Çatı" serisini okumuş bir çocuk bir daha asla normal bir çocuk olamaz... Cinayet, ensest, zina... Niye kimse almamış elimden ben okurken onları?
Söylüyorum size, o dört kitap hastalıklı zihinlerin ürünü! Damn you V.C. Andrews. Damn you!

if you love books so much why dont you mary one of them, you dork ..

3.2.10

eski akrobat. yeni pipo tüccarı.

Arada tuhaf şeyler yaptığımda yada gereksiz bilgilerimi paylaştığımda, "anası babası buna küçükken yavrum saçma sapan şeylerle uğraşma dersini çalış ,adam ol! demedi mi acaba" diye düşünüyor olabilirsiz.
Doğrusu demeleri lazımdı ama demediler . Piyano çalıcam dedim, peki dediler. Sözel okuyacağım, tiyatrocu olacağım dedim, peki dediler, Piyanoyu bırakacağım gitar çalacağım, yüzmeyi bırakıp aikido yapacağım dedim. Peki dediler. Ne dersem peki dediler. Yapmayacağım dediğimde de sen bilirsin dediler. Hiçbir şeye zorlamadılar. Hiç bir zaman.
Zeki ve yetenekli olduğuma dair inançları o kadar büyüktü ki kendi yolumu bulacağıma inandılar.

Onları hiçbir şey için suçlamıyorum ama yanıldıklarını belirtmeme de gerek yok heralde...

Ama yine de bakınız Eylül Hanım nasılda sırıtıyorum.

Badminton oynadığımı da söylemiş miydim?
Şimdi böyle olduğuma bakmayın siz, eskiden pek atletiktim ben... Atletico Merve .



Ayrıca da,

Neden hiç bilmiyorum. Yakında bulaşık makinasnıı odama taşıyacağım.
Yalnız yaşasam üşengeçlikten ölürüm ben heralde. Korkuyorum.
Beni alan yaşadı. Hahay!

.

2.2.10

sevgi ve sefaletle

Ben çok sıkıldım bu işten. Tıkandık kaldık.
"Elde Makas Koşmak" daki kadın gibiyim.
Konser kaçtı. Sergi kaçtı. Northanger bitti. Buffy baydı... Dedem hastanede. Ananem uçtu. Kedim kustu...Salinger da öldü... Bahanem çok..


I promise you my bird. I want to be the best i can. For me, for you, for every man.

Noolurdu biraz daha kolay olsaydım? People person olsaydım. Gülücükler saçsaydım. O değil de asıl az biraz flörtöz olsaydım...
Small talk kabiliyetim üzerine çalışmalıyım. Ne kadar denesemde bir türlü olmuyor, beceremiyorum. Kafamda hep saçma şeyler oluyor, söylemem gerekenle azımdan çıkan hiç birolmuyor.. Cumburlop.. Meraba benim adım Merve. Ve ben bir salağım.
Yani tamam kabul etmeliyim, şirinlik muskası değilim ama göründüğüm kadar da kıl bir insan değilim.
Kafama buz kalıpları düşsün istiyorum. Ben bu hızla gidersem düşer de yakında, kendi dondurduğum insan kütlelerinden birkaç parça.

Ah ah. Beğendin mi şu yaptığını! Bir parçacık çizim yeteneğim olaydı hayat ne güzel olurdu.
İçimdeki 3 yaşındaki çocuk ile aynı kalem tutuşa sahibiz.

18.12.09

bu.gün.o.gün.değil.

Bu gün anneme de söyledim. "Birisi girsin artık hayatıma."
O da hiç kafasını kaldırmadan baktığı vitrinden, "sok o zaman" dedi "adam gibi biri olsun ama". Hemen "Ol deyince oluyor sanki" diyerek itiraz ettim her zamanki gibi.
Annelere baş kaldırılır, çocuk olmanın kuralıdır bu.
"Oluyor. Kolay aslında" dedi.
Sonra Mangonun önünden geçtik ama ben adilisik.com la dalga geçmeye devam ettim.
"Şişşşt çok ayıp!" dedi. Güldük.

Oysa ki öncesinde yangın vardı burda. Kar yağıyordu ama yanıyorduk. Şimdi gri kül her yer.
Yiyip bitiryor kanser gibi küçük iblisler -gibisi fazla bazen-. Sevdiğim her insanda, ciğerlerinde, kanlarında, derilerinin altında. Hiç şaşırtmıyor bizi. Sessizce kapatıyor çemberleri.
Ölmeseler keşke. Ama ölecekler. Böyle giderse benden önce.
En iyisini ummmaktan başka yapılacak ne var? Belki biraz da dua etmek. Duyulucağına inanarak.
"Sizi çok sevdik, yeşil tarlaları da tümsekli taşlı yolları da geçerken birlikteydik. Ama bitmek üzere bu yolculuk. Biz biraz daha güneşli havanın tadını çıkaracağız. Sizin yolunuz açık olsun." mu diyeceğiz. Şimdi ağladığımızdan daha çok mu ağlayacağız arkalarından.
Aklımda ise mezarların üzerindeki beyaz çiçekler var. Zamansız yağan kar..

Asında ben sık sık başka yolculukları düşlüyorum. Bazen Fransızca şarkılar söyleyen kadınlar, bazen Bavyera giysili dansçılar, tahta takunyeler, fesler, kangurular, renkler...
Yaptığım listeler hep eskidi.
En çok nereye gitmek isterdim. Unuttum. Fas'a gitmek isterdim sanırım. Şimdi Hindistana gitmek istiyorum. Farklı bir dünya arıyorum.
Tanımadığım, tanınmadığım. Kaybolacağım.
Uçakta yanımda oturan kadına "İyi uçuşlar" ile "İyi tatiller" arasında tüm hayatımı anlatmak istiyorum. Arada flash back sekansa geçip hoşuma gitmeyenleri değiştirmek. Uçak tuvaletinde 25 F deki yakışıklı adamla -tabi sen yoksan hala yanımda- sevişmek. Küçük şişelerden içtiğim içkilerle kafayı bulmak ve aynı tuvalete kusmak istiyorum.

Mükemmel olmak değil, mümkün olan her şeyi yapmış olmak istiyorum.
Hindistan'da ishal olmak, Polonya'da sokakta şarkı söylemek, Hollanda da parasız kalmak istiyorum.
Bir gün gelecek yaptıklarımdan değil yapmadıklarımdan pişman olacağımm. Elimden geleni ardıma koymamalıyım.
Sanırım numaran olsa şimdi seni arardım.

"Ama ben "o" olamam. Ben hiç bir şey olamam. Tüm bu yolculuklarda yanımda olmayacaksan eğer, ben de seninle olamam"derdim eğer sen, sen olsaydın. Varolsaydın.

Carla istedi bir göz..

Bir kaç gündür Carla Bruni dinliyorum gereğinden fazla.
Her şey babamın şarkılarını benim itunesuma atıp ordan senkronize etmemizle başladı.
Dinledikçe sevdim hatunu ve düşünmeye başladım Carla üzerine, hayattan isteyecek daha neyi kalmış olabilir diye.
Eski bir model olabilecek kadar güzel, şarkıcı olacak kadar güzel sesli. Hem İngilizce hem Fransızca güzel sözler yazıyor, yani yetenekli. Üstelik de Fransanın Fist Lady'si.
Öyle fasa fiso bi ülkenin de diil, koskoca Fransa'nın. Üstelik süzme Fansız uyuzu da değil, İtalyan sıcak kanlılığına sahip.
Tabi zengin ve ünlü olduğunu söylememe gerek dahi yok.
Kör istedi bir göz, Allah verdi 2 göz.
Bana biri de yeterdi sanırım.
İnsanın içinden,çirkin çirkin "Ooooh Carla hayat sana güzel valla" diyesi geliyor.

Naapalım. Kader utansın.
Bir model olamadık ki, şarkıcı olalım, sunucu olalım, oyuncu olalım, yönetmen olalım, yapımcı olalım...
Tırmanmaya yanlış taraftan başladık.

Yine de I <3 Carla.