Bazıları bir sigara eşliğinde gelen kaliteli hüzünden hoşlanır, bazıları filmlerin sonunda ağlamayı sever, bazıları şarkılarda.
Bir de hüzüne doyamayanlar vardır.
İşte onlar, kocaman kocaman korkaklardır. Mutsuz olmayı bırakırlarsa başlarına geleceklerden korkarlar.
Onlar, tanrıdan mutluluk dilediklerinde aslında daha fazla dram isterler ki hüzünlerini bağlayacak bahaneleri olsun, ki şarkılar daha çok canlarını yaksın, güzel manzaralar hep ağlatsın, mekanlar, isimler hep gözlerini uzaklara daldırsın.
Onlar başlarına gelen her şeyi bok etmeyi başarırlar çünkü mutluluk sıkıcıdır, sözde dertlerle uykusuz gecelerde tüm senaryoları tekrar tekrar kafada canlandırmak ise eğlenceli.
Bazıları küçük çevrelerinde yaşamaktan şikayet eder dururlar ama gururla tuhaf, soğuk, aksi vb. etiketleri yapıştırıp üzerlerine öyle çıkarlar insan içine çünkü -mazallah- o zaman belki şikayet edip durdukları yalnızlıkları kaybolur, belki o zaman haytlarına onları mutlu edebilecek biri girebilir. O birini kaybetmek de yepyeni hüzünler doğurabilir ama bu göze alınamayacak bir risktir.
Neden böyledirler bilmiyorum. Gerçekten. Belki çok canları yanmıştır. Belki kimseye söylemedikleri bir şey vardır içlerinde hep hüzün veren.
Belki de sadece kendilerini hiç sevmiyorlardır.
I'm a proud member.
killer ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
killer ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28.7.10
9.3.10
durmak yok. yola devam.
Geçen dönemler de ılımlı tavırlarıyla altını rakiplerine kaptıran Merve Oksal, bu dönem birinciliğe doğru emin adımlarla ilerliyor. " Her şey insan ilişkilerinde bitiyor" açıklaması yapan öğrencinin kendine güveni tam.
Oksal, üç senedir uluslarası platformda en çok nefret edilen öğrenci dalında iletişim fakültesini temsil ediyor. İki kez bronz madalyayı göğüsledi. Güçlü rakiplerine rağmen bu dönemde birinciliğe yükselmesine kesin gözüyle bakılıyor.
*Uluslararası Haberler.
21.2.10
torrent partisi
Okuldan iyiden iyiye soğumaya başladığımı itiraf etmem gerekiyor. Beni heycanladıran pek ders kalmadı. Zaten alıcak pek ders de kalmadı. İnsanlar bir çabayla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar bu konuda imzalar falan ama ben pek bir sonuç alınabileceğini sanmıyorum ama çocukların hevesini kırmamak lazım, hele de dertsiz neslimize bir şeyleri protesto etme şansı doğmuşken...
Starbucks kahvesini yudumlarken, "derslere girmeyelim, sınavları yapmayalım" protesto edelim deyip, ertesi gün poposuna baka baka derse gelip paşa paşa sınavına giren, "ideoloji" karşıtı küçük anarşistlerin kişisel saldırılarından her ne kadar çok hoşlansam da, bu aralar tek isteğim okuldan bir an önce defolup gitmek. Sonsuza dek öğrenci kalıp, okulda kalıp akademisyen olmayı dilesem de, bu okulda bunu yapmak istediğimden hiç mi hiç emin değilim.
Yani, senior project sunumları sırasında " Görüntü yönetmeni dediğin nedir ki? Recorda basan insan!" gibi talihsiz açıklamalar yapan hocaların olduğu bir yerin sinema öğrencisi için en uygun ortam olduğundan pek emin değilim doğrusu, hele de görüntü yönetmenliğine ilgi duyma cürretini gösteren bir öğrenci için.
Yalnız bu tip talihsiz açıklamalarla kalsa yine kabullenilebilir ama binbir tane bok var, final jürilerine bitmemiş iş getiren ciddiyetsiz öğrenciler, "ukalalık" yapıp film festivaline giden sinema öğrencisine C veren hocalar...
Öğrenciler desen onlarında çoğu beş para etmez. Ben beş kuruş dahi ettiğimden dolayı söylemiyorum elbette bunu, sınıf arkadaşlarımı, gelecek meslektaşlarımı da kötülemek istemem ama hepimiz biliyoruz ki doğru bu. Tabi ki o insanların okurken ne yaptıkları yada mezun olduktan sonra ne yapacakları zerre kadar umurumda değil. Hem belli de olmaz kimisi çok çok başarılı olur , ben de kanepemde tv izlerken yastıkları kemiririm kıskançlıktan. Ne de olsa bozuk saat bile günde 2 kere doğruyu gösteririr. Her şeyden önce şans işi bunlar. Ama şu ana bakarsak iki elin parmaklarını bile zor buluyor gelecek vaadedenler (ki ne yazıkki dahil değilim onlara), elbetteki bu da engin bir motivasyon sağlayamıyor. Hatta kimi zaman neye güvendiklerini bir türlü anlayamadığım şuursuz çoğunluğun varlığı bile beni irite etmeye yetiyor.
"Sex and the City"den esinlenen giyimleri ve pis saçlarıyla ortalıkta salınan hatunlar, uygunsuz ilişkileriyle anılan Erasmus Bunnyler, param var film çekerim insanları, VCD groupieleri, kendilerini müşteri olarak gören öğrenciler ve "Müşteri değil, öğrenciyiz" sloganları atan gençler..
Aslında ince ince, uzun uzun yazacaktım ama gider ayak külahları değişmek istemedim kimseyle. Belli olmaz tesadüfen okur birileri sonra mazallah ne yaparım! Daha önümüzde senior var şu var bu var.. Her koyun kendi bacağından asılır, en çok bunu öğrendim hayattan.
Bir de gönül istedi ki bir blog açayım anonim, orda yazayım ama sosyal çevrem maximum 20 kişi olduğundan 4 postta biterdi işimiz. Zaten hem ben Perez Hilton olmadığım gibi okulumuz da pek hollywood sayılmaz. Ayrıca da who cares?
Nice to meet ya! Never wanna see ya!
Starbucks kahvesini yudumlarken, "derslere girmeyelim, sınavları yapmayalım" protesto edelim deyip, ertesi gün poposuna baka baka derse gelip paşa paşa sınavına giren, "ideoloji" karşıtı küçük anarşistlerin kişisel saldırılarından her ne kadar çok hoşlansam da, bu aralar tek isteğim okuldan bir an önce defolup gitmek. Sonsuza dek öğrenci kalıp, okulda kalıp akademisyen olmayı dilesem de, bu okulda bunu yapmak istediğimden hiç mi hiç emin değilim.
Yani, senior project sunumları sırasında " Görüntü yönetmeni dediğin nedir ki? Recorda basan insan!" gibi talihsiz açıklamalar yapan hocaların olduğu bir yerin sinema öğrencisi için en uygun ortam olduğundan pek emin değilim doğrusu, hele de görüntü yönetmenliğine ilgi duyma cürretini gösteren bir öğrenci için.
Yalnız bu tip talihsiz açıklamalarla kalsa yine kabullenilebilir ama binbir tane bok var, final jürilerine bitmemiş iş getiren ciddiyetsiz öğrenciler, "ukalalık" yapıp film festivaline giden sinema öğrencisine C veren hocalar...
Öğrenciler desen onlarında çoğu beş para etmez. Ben beş kuruş dahi ettiğimden dolayı söylemiyorum elbette bunu, sınıf arkadaşlarımı, gelecek meslektaşlarımı da kötülemek istemem ama hepimiz biliyoruz ki doğru bu. Tabi ki o insanların okurken ne yaptıkları yada mezun olduktan sonra ne yapacakları zerre kadar umurumda değil. Hem belli de olmaz kimisi çok çok başarılı olur , ben de kanepemde tv izlerken yastıkları kemiririm kıskançlıktan. Ne de olsa bozuk saat bile günde 2 kere doğruyu gösteririr. Her şeyden önce şans işi bunlar. Ama şu ana bakarsak iki elin parmaklarını bile zor buluyor gelecek vaadedenler (ki ne yazıkki dahil değilim onlara), elbetteki bu da engin bir motivasyon sağlayamıyor. Hatta kimi zaman neye güvendiklerini bir türlü anlayamadığım şuursuz çoğunluğun varlığı bile beni irite etmeye yetiyor.
"Sex and the City"den esinlenen giyimleri ve pis saçlarıyla ortalıkta salınan hatunlar, uygunsuz ilişkileriyle anılan Erasmus Bunnyler, param var film çekerim insanları, VCD groupieleri, kendilerini müşteri olarak gören öğrenciler ve "Müşteri değil, öğrenciyiz" sloganları atan gençler..
Aslında ince ince, uzun uzun yazacaktım ama gider ayak külahları değişmek istemedim kimseyle. Belli olmaz tesadüfen okur birileri sonra mazallah ne yaparım! Daha önümüzde senior var şu var bu var.. Her koyun kendi bacağından asılır, en çok bunu öğrendim hayattan.
Bir de gönül istedi ki bir blog açayım anonim, orda yazayım ama sosyal çevrem maximum 20 kişi olduğundan 4 postta biterdi işimiz. Zaten hem ben Perez Hilton olmadığım gibi okulumuz da pek hollywood sayılmaz. Ayrıca da who cares?
Nice to meet ya! Never wanna see ya!
23.10.09
Ayakkabıma sakız yapıştı! Aaa pardon bu senin beyninmiş!
Büyük olduğuna inandığın sürece büyüyemeyeceksin. Çünkü küçük kafanda genişleyebileceği maksimum çapı çoktan belirlemiş beynin.
Egonu da al git.
"Çok" ve "en" olduğuna inanan insanların sorunu budur işte. Büyümeye, gelişmeye, iyileşmeye çalışmazlar. O raddeden sonra doyurulması gereken bir tek ego kalır.
Ne kadar şanslıyım ki halihazırda var olan özgüven sorunlarım sayesinde - ya da yüzünden- hiç bir zaman "çok" "en" vs olduğuma inanmadığımdan, yolum epeyce açık.
Zeminden başlayınca atlanacak çok level oluyor. sky is the limit.
Sen Melvesin büyük düşün.
Egonu da al git.
"Çok" ve "en" olduğuna inanan insanların sorunu budur işte. Büyümeye, gelişmeye, iyileşmeye çalışmazlar. O raddeden sonra doyurulması gereken bir tek ego kalır.
Ne kadar şanslıyım ki halihazırda var olan özgüven sorunlarım sayesinde - ya da yüzünden- hiç bir zaman "çok" "en" vs olduğuma inanmadığımdan, yolum epeyce açık.
Zeminden başlayınca atlanacak çok level oluyor. sky is the limit.
Sen Melvesin büyük düşün.
26.9.09
I am dead inside.
Bir eski sevgilimin pek yakışıklı göründüğü, pek güzel bir fotoğrafına bakıp da hiç bir şey* hissetmemişsem içim çürümüş mü demektir?
Eskiden nasıldık, ne yapardık hatırlamıyorum.
Ben neden cumartesi akşamı evdeyim?
Peki benim sesime ne oldu?
Eski dostlar bardak oldu.
Eskiden nasıldık, ne yapardık hatırlamıyorum.
Ben neden cumartesi akşamı evdeyim?
Peki benim sesime ne oldu?
Eski dostlar bardak oldu.
2.11.08
fotoşortta popomu kes
Bordem
\ˈbȯr-dəm\
noun (uncountable)
: the state of being weary and restless through lack of interest
*The first record of the word boredom is in the novel Bleak House by Charles Dickens, written in 1852, in which it appears six times, although the expression to be a bore had been used in the sense of "to be tiresome or dull" since 1768. (Wikipedia)
Bir cok farklı sey ve durum can sıkıntısına neden olabilir. Yapacak hiçbir şeyin olmamasının yarattığı boşluk duygusundan beslenebildiği gibi, yapacak çok şeyinin olması ama bunları yapacak hevesin ve mecalin olmamasından da ortaya çıktığı sıksık görülmüştür. Sizi hayatınızın her evresi ve günün her saatinde mekan ayırt etmeksizin yakalayabilir. Bir kafede sevgilinizle otururken etrafa bakınmanıza, okulda dersin en lüzumlu yerinde elinize karalamalar yapmanıza, tv karşısında salya akıtmanıza, bir pazar sabahı öğlen üçe kadar yataktan çıkamamanıza neden olabilir. Uyuşukluk ve tembellik, can sıkıntısıyla el ele koşarlar.
"Got a low low feeling around me
And a stone cold feeling inside
And I just cant stop messing my mind up
Or wasting my time"
(Moving- Supergrass)
Her şeyi yapabilecek kabiliyete sahip olduğuna inanıp da hiç bir şey yapmayan, benim gibi, "öldürücü" egoya sahip insanlar sıkıntı türünün en bogucusuyla başa çıkmak zorundadırlar. Çünkü bahsi geçen öldürücü ego, kişileri kaderlerinde harikalar olduğuna inandırır ancak hemen sonrasında onları durdurarak aklınca muhtemel başarısızlık ve yenilgilerle yüzleşmelerine engel olur. Bu sonunda kalbinin kırılacağından korktugundan- ki ihtimaller yarı yarıyadır- bir ilişkiye başlayamamakla büyük benzerlikler gösterir. Bu tip ego kaynaklı engellenmeler, insan bünyesinde ağır, yogun bir hissiyata neden olur, bu da can sıkıntısının gelişimine ortam hazırlar. Kişilerin bir takım allah vergisi yeteneklere sahip olması durumunda- ki böyle durumlarda olduğunu varsayarız, egoların bir çıkış noktası olması lazımdır- egolarını zedelemeden bir şeyler yaratma yolları buldukları gözlemlenmiştir. Bkz.: Deneysel müzik, deneysel sinema, Harry Potter.
Elbette ki sıkıntıdan bir şeyler yaratmak sadece bir grup insana mahsus değildir. Yapacak hiç bir şeyleri olmadığından sıkılan insanların yaratıcılıklarını kullanmaya yöneldikleri sık ratlanan bir durumdur. Canı sıkılan insanlar güzel sanatlar dallarında bir çok esere imza atmışlardır. Günümüzde hala oynanmakta olan oyunların bir çoğunun can sıkıntısından doğduğuna inanılmaktadır. Bkz.: Quidditch. Bir şeylere sıkılan insanların ise bir şeyler yaratması nefes almaları kadar doğal karşılanır. Bu insalar bir şeyi dert edinmişlerdir bunun sonucunda ise kitap, şarkı yazmış, film çekmiş, savaşmış hatta zaman zaman devrim yapmışlardır.
\ˈbȯr-dəm\
noun (uncountable)
: the state of being weary and restless through lack of interest
*The first record of the word boredom is in the novel Bleak House by Charles Dickens, written in 1852, in which it appears six times, although the expression to be a bore had been used in the sense of "to be tiresome or dull" since 1768. (Wikipedia)
Bir cok farklı sey ve durum can sıkıntısına neden olabilir. Yapacak hiçbir şeyin olmamasının yarattığı boşluk duygusundan beslenebildiği gibi, yapacak çok şeyinin olması ama bunları yapacak hevesin ve mecalin olmamasından da ortaya çıktığı sıksık görülmüştür. Sizi hayatınızın her evresi ve günün her saatinde mekan ayırt etmeksizin yakalayabilir. Bir kafede sevgilinizle otururken etrafa bakınmanıza, okulda dersin en lüzumlu yerinde elinize karalamalar yapmanıza, tv karşısında salya akıtmanıza, bir pazar sabahı öğlen üçe kadar yataktan çıkamamanıza neden olabilir. Uyuşukluk ve tembellik, can sıkıntısıyla el ele koşarlar.
"Got a low low feeling around me
And a stone cold feeling inside
And I just cant stop messing my mind up
Or wasting my time"
(Moving- Supergrass)
Her şeyi yapabilecek kabiliyete sahip olduğuna inanıp da hiç bir şey yapmayan, benim gibi, "öldürücü" egoya sahip insanlar sıkıntı türünün en bogucusuyla başa çıkmak zorundadırlar. Çünkü bahsi geçen öldürücü ego, kişileri kaderlerinde harikalar olduğuna inandırır ancak hemen sonrasında onları durdurarak aklınca muhtemel başarısızlık ve yenilgilerle yüzleşmelerine engel olur. Bu sonunda kalbinin kırılacağından korktugundan- ki ihtimaller yarı yarıyadır- bir ilişkiye başlayamamakla büyük benzerlikler gösterir. Bu tip ego kaynaklı engellenmeler, insan bünyesinde ağır, yogun bir hissiyata neden olur, bu da can sıkıntısının gelişimine ortam hazırlar. Kişilerin bir takım allah vergisi yeteneklere sahip olması durumunda- ki böyle durumlarda olduğunu varsayarız, egoların bir çıkış noktası olması lazımdır- egolarını zedelemeden bir şeyler yaratma yolları buldukları gözlemlenmiştir. Bkz.: Deneysel müzik, deneysel sinema, Harry Potter.
Elbette ki sıkıntıdan bir şeyler yaratmak sadece bir grup insana mahsus değildir. Yapacak hiç bir şeyleri olmadığından sıkılan insanların yaratıcılıklarını kullanmaya yöneldikleri sık ratlanan bir durumdur. Canı sıkılan insanlar güzel sanatlar dallarında bir çok esere imza atmışlardır. Günümüzde hala oynanmakta olan oyunların bir çoğunun can sıkıntısından doğduğuna inanılmaktadır. Bkz.: Quidditch. Bir şeylere sıkılan insanların ise bir şeyler yaratması nefes almaları kadar doğal karşılanır. Bu insalar bir şeyi dert edinmişlerdir bunun sonucunda ise kitap, şarkı yazmış, film çekmiş, savaşmış hatta zaman zaman devrim yapmışlardır.