24.8.10

aptal kız

Tanrı aptal kızları korusun. Kolay varken kim zor ile uğraşmak isterki. Bu yüzdendir belki bize sıra gelememesi. (Ya da belki korkunç derecede itici kişiliklerimiz, yüzüne dahi bakılamayacak çirkinliğimizdendir, kimbilir..)
Biz de düştük aslında, beklentilerimizin yarısını bile karşılamayacak adamlara göz koyduk.
Hata bizde. Çünkü "herkes daha fazlasını istiyor biz bari daha azıyla yetinelim" dedik, yanıldık. Meğer onların istediği en başından beri "meme, göt, meme, göt" ten öteye gitmemiş. Biz boşuna ağzımızı bol bol açmaya çalışmışız, sanmışız ki müzikten, filmden ya da onların hoşladığı ve bizim hiç alakamız olmasa da anlamak için çabaladığı şey herne ise ondan bahsedersek ilgi çekeriz.. Belli ki biz salak kızlardan bile daha salakmışız. "Erkek bulma okulunda"ki ilk dersi kaçırmışız; çeneni kapa, güçsüz ol, melül melül bak.

Tamam, her şeyi kabul ediyorum, güzel aklllıyı, genç yaşlıyı yener. Bu yeni değil. Hiç bir zaman yeni olmadı. Peki "cici" kızlar bile ilişkileri sexle açmaya başladığında ben nerdeydim? Şimdiyse insanların dilinde bir evlilik muhabbeti, gelecek plan programları... Ben ne kadar zamandır televizyonun karşısında oturuyorum?
İpin ucunu, ne zaman, nasıl bu kadar kaçırdım bilmiyorum.

Yalnız ölürsem beni suçlamayın, kız kurusu demeyin, ben elimden geleni yapıyorum.

20.8.10

televizyonsuz yaşayamıyorum

Şimdiye kadar televizyonda gördüğüm hiçbir şey beni Molped reklamı kadar dehşete düşürmedi, hani şu bir takım adını bilmediğim ünlü kadınların molped logosunun arkasında, dev bir ped paketinin önünde, en kuru ped molped diye cıvıldadıkları reklam.
İlk gördüğümde Sapancada bahçeye tabak çanak taşıyordum, reklamı gördüm hipnotize oldum elimdekilerle kalakaldım ta ki babam ne çok televizyon izlediğime dair iğneleyici bir yorum yapıp beni dehşet uykumdan uyandırana dek.
Bilemiyorum beni bu kadar tiksindiren tarafı ne, oysaki ben zevk olsun diye telefonla satış reklamlarını bile izlerim, içinde ceset, ameliyat vs bol bol olan geniş bir dizi yelpazesinin sıkı takipçisiyim.
Hatta disney channel bile izliyorum. Bundan daha kötü olan tek şey avşar ailesinin dayanılmaz iticiliği olsa gerek.
Ne zaman görsem kanalı ne kadar çabuk değiştireceğimi bilemiyorum, sık sık şaşkınlıktan kumandayı elimden düşürüyorum. 

ps: i have a secret crush on Nick Jonas. I'm not proud of it.

19.8.10

soya.çekim

Daha birkaç gün önce yazmayacağım demiştim ama yalancı olduğumu zaten biliyorsunuz. Bu yüzden uzun uzun açıklamayacağım ve yazıma geçeceğim.
..........

Bir kaç zamandır kafamda dönüp dolaşan bir cümle var, nedense kafamda ilk kurulduğunda ingilizce oluştu, bazı cümleler türkçeye çevirince büyüsünü kaybediyor, o da öyle kalıverdi. Her neyse, kafamda şu geziniyor, "family is trouble".
Bunun gerçekten bana ne ifade ettiğini anlatabilmem için gereksiz bir açılıma girmem gerekecek ve düzenli olarak uluslararası magazin programları izlediğim için çok iyi bildiğim bir gerçek var, o da ailenin kirli çamaşırlarını dökmenin hiçbir zaman hiç kimseye faydası dokunmadığıdır. Bir gün gelir seni popondan ısırıverir.

Ama ifşa etmeden anlatabilinecek şeyler de vardır, çünkü her ailede bir tane çatlak büyük hala, bir kara koyun kuzen, bir hayırsız dayı ya da paragöz bir teyze (vb.) mutlaka vardır. Ya da hiç olmadı, bir hasta dede, bir alzheimerlı büyük anne vardır. Belki hiç umursamazsın, belki her şey daha senin kulağına gelemeden kuma gömülür belki de sen onlarla kuma gömülürsün, asla sana ait olayan sorunların bir şekilde sana değen ucuyla onlarla beraber sürüklenirsin. Öyle yada böyle aile ölünceye kadar peşinizi bırakmayacak bir beladır. Atsan atamazsın satsan satamazsın. Hep kafanın üstünde bir bulut gibi taşırsın, bazen güneşli havalarda olur ama yağmur taşıdığında sığınacak hiç bir yer bulamazsın çünkü zaten altına sığınabileceğin en güvenilir sığınak da yine onlardır.  En kötüsü de her şeyi "senin iyiliğin için" kılıfına uydurarak yaparlar ki bu da onlardan huzur içinde nefret etmene engel olur. Fedakarlıkların altında ezilirsin, birden bire büyüyüverirsin yada hep çocuk kalırsın. Seni dindar, inançsız, bencil, pozitif, verici, itaatkar yapabilirler ya da doktor, avukat vs. Ne kadar inkar edersen et sen onların bir parçasısındır. Belki parçasından çok eseri demek daha doğrudur çünkü genleri bir yana bıraksak da armut elbette ki dibine düşecektir. İstemesen de bir şeylerin hep onlara benzeyecektir.

Doğruyu söylemek gerekirse ben hiç bir zaman ailesinden nefret eden asi velet olmadım. Ergenliğin en ateşli zamanında bile. Hatta babam benim kahramanımdı, onun hikayeleri, gençliği, inançları, inceliği, cntilmenliği, yaptığı her şey benim yapmak istediğimdi şeydi. Büyüyünce O olmak istiyordum, annemle babamın ilişkilerine sahip olmak, onlar gibi mutlu olmak.. vs vs
Geçen zaman getirdiği hayal kırıklığıyla  yıldırmış olsa da tam olarak değiştiremedi olmak istediğim şeyi. Ama değişti, kesinlikle değişti, biraz ondan biraz bundan başka bir şey oldum çıktım.

Babam hala tanıdığım en cool adam ama büyüdükçe süper kahraman kostumünün altındaki adamın kusurlarını da gördüm, annemin ise hiç de kurtarılmayı bekleyen zavallı kadın karakter olmadığını, Lois Lane'den çok Wonder Woman'ı andırdığını...
Belki biz fazla yakındık, belki içimizde kalması gereken şeytanları birbirimiz üstüne salmaktan çekinmedik. Bu yüzden kostümlerimiz biraz yırtık pırtık, bu yüzden kimsenin bizi üzemeyeceği kadar üzebildik birbirimizi ama sevemeyeceği kadar sevdik de. Sanırım. Ama aile olmak böyle bir şey değil mi?
Seni hayata hazırlıyor, öyle bir seviyor ki başka kimsenin sevgisi yetmiyor, onlarınkinden sonra hiçbir şey çok canını yakamıyor, kimsenin kaybı onların ki kadar derin boşluk bırakmıyor (taa ki kendi aileni kurana kadar). Sadece anne baba da değil, teyzesi, amcası... ma-aile sana sıkıştırılmış bir kurs sunuyor, bir nevi survival guide hazırlayıp, to do ve not to dolarla önüne seriyorlar.

Aile tuhaf şey. Gerçekten. Çözemiyorsun da. Onlarla da onlarsız da olmuyor.
Kapalı kutu misali, herkesin başında aynı bela olsa da anlatsan da kimse anlamıyor, herkesinki farklı. Zaten insan anlatacak cesareti de kolay kolay bulamıyor.

Kol kırılır yen içinde kalır. Boşuna dememiş eskiler.

16.8.10

see you later alligator

Ne kadar mutsuz olduğum, canımın ne kadar sıkkın olduğu  konulu yazılar yazmak istemiyorum.
Artık yazmayacağım.
Sedece evde oturup yemek yiyeceğim.  65 kilo olduğumda  "Tartılardan korkmak" isimli bir kitap yazıp Oprah'ya konuk olacağım. O zaman görüşürüz.


Ayça beni Caddeye götür.

28.7.10

When things go wrong I sing along

Bazıları bir sigara eşliğinde gelen kaliteli hüzünden hoşlanır, bazıları filmlerin sonunda ağlamayı sever, bazıları şarkılarda.
Bir de hüzüne doyamayanlar vardır.
İşte onlar, kocaman kocaman korkaklardır. Mutsuz olmayı bırakırlarsa başlarına geleceklerden korkarlar.
Onlar, tanrıdan mutluluk dilediklerinde aslında daha fazla dram isterler ki hüzünlerini bağlayacak bahaneleri olsun, ki şarkılar daha çok canlarını yaksın, güzel manzaralar hep ağlatsın, mekanlar, isimler hep gözlerini uzaklara daldırsın.
Onlar başlarına gelen her şeyi bok etmeyi başarırlar çünkü mutluluk sıkıcıdır, sözde dertlerle uykusuz gecelerde tüm senaryoları tekrar tekrar kafada canlandırmak ise eğlenceli.
Bazıları küçük çevrelerinde yaşamaktan şikayet eder dururlar ama gururla tuhaf, soğuk, aksi vb. etiketleri yapıştırıp üzerlerine öyle çıkarlar insan içine çünkü -mazallah- o zaman belki şikayet edip durdukları yalnızlıkları kaybolur, belki o zaman haytlarına onları mutlu edebilecek biri girebilir. O birini kaybetmek de yepyeni hüzünler doğurabilir ama bu göze alınamayacak bir risktir.

Neden böyledirler bilmiyorum. Gerçekten. Belki çok canları yanmıştır. Belki kimseye söylemedikleri bir şey vardır içlerinde hep hüzün veren.
Belki de sadece kendilerini hiç sevmiyorlardır.

I'm a proud member.

16.7.10

I hardly look like a hero at all

Beynimin tarlalarında at üstünde dört nala dolaşabilsen ne mutlu bir insan olurdun kimbilir. Çünkü o zaman ne hissettiğimi ellerime, ağzıma dolanmadan önce görebilirdin. Hiç konuşmazdım. Ama susmam da gerekmezdi, ki bilirsin ikisinin arasını hiç bulamam.

En kötü cinstenim ben, savaşmayı bilmeyen, kendini akıllı sanan aptalım.
Modern Don Quixote olmak bir yana, ancak uzaktan gözlerini kısıp kenarından bakarsan bir roman kahramanına benzeyebilirim. 
Ama o kadar da önemli değil, çünkü bir an gelip yeterince güzel, seksi, akıllı olmamanın önemi kalmadığında benim de mutlu olma zamanım gelicek.
O zaman kendimle ilgili kamburuma yerleştirdiğim her şeyi atıp üzerimden, kendimi her şeyimle seveceğim, sadece tuhaf mizah anlayışım için değil. O zaman bir Amerikan bağımsız yapımı olmayı hakedeceğim.

Yeterince bekledim. Mutlu olmayı bir adama bağladım, belki de varolmayan bir adama. Ve uzun zamandır yalnızım.
Seni beklemedim. Ama birini, bir şeyi bekledim. Belki gerçekten istemedim hayatıma birinin girmesini, belki hazır değildim, belki istedim de beceremedim, elime yüzüme bulaştırdım. Ne olursa olsun sebebi, artık sıradan ile yetinemeyecek bir yere geldim.
Hayır, yalnış anlaşılmasın, hayatımın aşkını aramıyorum, sadece bana bir şeyler ekleyecek birini istiyorum, zihnimi açıcak birini. Asla süs bebeği gibi gezdirilmek ya da tik taklamaya başlayan biolojik saatimi yanımdaki "iri çocukla" susturmaya çalışmak istemiyorum. Sadece... sadece farklı olsun istiyorum. Tek isteğim bu.
Aramıyorum da kimseyi. Çünkü böyle şeyler aranarak bulunamaz. Olmazsa da olmaz ne yapalım, kimse yalnızlıktan ölmüyor. Ben oyalanacak bir şeyler bulurum.

Ama bir gün bir roman ya da film olacaksam Pride and Prejudice olacağına, Nick and Norah's Infinite Playlist olsun. 
Bazı şeyleri kabullenmiş olabilirim ama şarkılar hala yumuşak karnım... Tarlalarım belki sarı ama asla kurak değil..

Goodbye High Fidelity

1.7.10

rutubetli düğmeler

İlk defa burda çok yalnız kaldım sanırım.
Her zamankinden yalnızdım. Bavulunu toplayıp başka bir ülkeye gitmek gibi. Ama ne o kadar özgürüm ne de arada çaktırmadan sözlüğe bakıyorum.
Ama ihtiyacım vardı İstanbuldan uzak kalmaya. Özlenmesi gerekenleri özlemeye. Düşünmemeye. Boş boş tavana bakmaya. Eski tahta kaplı yüksek tavanlara bakmaya. Rutubet koklamaya.
Ne televizyonum vardı ne bilgisayarım. Tam 4 gün, eski Rum evinde, her şeyden uzakta.

Hayır depresif ya da sıkıcı değildi. Anlamadım günler nasıl geçti.
Benim için üzülmeyiniz, aksine sevininiz. Ama çok üzldüyseniz, bir dahaki sefere siz de bana eşlik ediniz.
Burda birlikte  ama yalnız olmak çok kolay.

Uzun bir yazı yazayım dedim, yapamadım. Bu aralar yazamıyorum zaten. Ama aklımda bir okuduğum kitaptan cümle var ki gitmiyor. Son iki haftamı özetliyor.
Tam da hatırlayamıyorum ama az çok şöyle,
"Bazen bir şeyler oluyor. Onun dışında günleri, haftaları, kalemler gibi düğmeler gibi kaybediyoruz."

Adalı

Sırf buraya ayırdığım bir defter var.
2010 istanbul defteri ama dedim ki hiç istanbul istemiyorum bu defterde bir yerlere gittikçe çizerim, yazarım. Ama defter neredeyse doldu, saçma sapan çizdim bir sürü. İstanbula gider gitmez onları bir fotojurnal tadında paylaşacağım. Foto da değil gerçi de çaktırmayın. Hiç fotoğraf çekmiyorum bu aralar. En son Hazalı çektim burda tarlada bayırda, o kadar. İçimden gelmiyor. Gözümü kaybettim sanırım. Bir de photoshopum afterım da yok, o da hevesimi kırıyor biraz. Bilgisayarı acmıyorum bile. Evde internette yok Rengigül Pansiyonun interneti çekiyor ara ara ama şifreyi çözemedim. Kasaba Aralda yada Ada kafe de giriyorum kaçamak.

Diyeceklerim bu kadar. Annem birileriyle muhabbete daldı kulağım kaydı, unuttum zaten.

17.6.10

i'm waiting for my song

Yaz resmen başladı. Notlar açıklandı, bir kaç gün sonra Bozcaadaya gidiyorum.
Kafaya takıcak pek bir şey kalmadı. İstanbuldan uzakta uyanmayı özledim. Burdan uzakta olmayı gerçekten çok özledim.

Son 6 saat içinde en az 6 kere "Hard day's Pete" bölümünü izledim Pete ve Pete in.
Ve anladım ki belki de aradığım şey aradığım yerde değildir. Daha fazlasını yapamayacağım. O beni bulur elbet, o zamana kadar şarkılarla idare ederiz. Bulmazsa da ne yapalım, kader..

7.6.10

heart skipped a beat

Önce üzülüyorsun. Çok üzülüyorsun. Konuşamıyorsun. Konuşsan da diyecek bir şey bulamıyorsun.
Sonra çaresizlik geliyor. Sıkışıyorsun, göğsüne bir fil rahatça yerleşmiş gibi.
Ve ardından öfke.. Miden yanıyor, dişlerin sıkılıyor. Hırpalamak, acıtmak, bağırmak isteği önüne geçilemez bir hal alıyor. Kafanda olası diyaloglar hazırlıyorsun, tekrarlıyorsun kendi kendine.
Sonra bir anda fark ediyorsun, ne yaparsan yap, ne kadar cümle kurarsan kur, değişmeyecek.
Ve sakinleşip sessizce ağlıyorsun.

İşte pişmanlık böyle bir şey.

This is a quicksand.

6.6.10

writer's block.

Hiç bir şey yapamıyorum. Okuyamıyorum, yazamıyorum, çizemiyorum. Kurulu fırın saati gibi uyanıyorum her saat başı. Gökyüzünün aydınlandığını gördükten sonra pes ediyorum. Siktir et, henüz herkes uyuyorken bir sigara içeyim diyorum.

Ah Merve işte hep bu negatif tavırların yüzünden kaybediyorsun. Gülümse sunshine!

Kimseye kızmıyorum, kendime de kızmıyorum hiçbir şey için. Her şey olacağına varır. Böyle olması gerekiyormuş. Anlatsan anlatılmaz, satsan satılmaz. Paylaşmak bir işe yaramaz. Toplasan on cümleyi bulamaz.

Bununla yaşanır mı? Yaşanır.
Peki istiyor muyum? Hayır.


itunesumun da mutsuz.



5.6.10

that's how people grow up.

Uzak bir yerlere gitmek istiyorum telefonun, internetin ya da tanıdıkların olmadığı. Kısadan uzun, uzundan kısa bir zaman orada kalmak, tek başıma sergi müze gezmek, sokakta oturmak, bol bol ağlamak istiyorum. Ve yeterince arındıktan sonra olana yada olamayana takılmadan, sadece o spesifik anda orada olmaktan mutlu olmak istiyorum, geleceği kurmadan, geçmişi kurcalamadan..

Ama unuttuğum kadar unutulmaktan, geri döndüğümde geride kimsenin kalmamış olmasından korkuyorum.

Ne de olsa buradayken bile uzağım.

Bu kadar depresif olduğum için kendime biraz mesafeli yaklaşmaya başladım. Ama yapacak bir şey yok.
Kaburgalarım ciğerlerime nahoş bir baskı yapıyor. Geceleri uyumayı unuttum.
Mutsuzum. Lanet bir burjuva en çok ne kadar mutsuz olabilirse o kadar mutsuzum. Yediklerim midemde zıplarken, yemediklerim arkamdan kovalıyormuşcasına mutsuzum.
Evde daha da mutsuzum. Evde mutsuzum. Çok mutsuzum. Ama gidecek başaka yerim yok. Bunun için de ayrı bir mutsuzum.

Bugün "Çay Rusçada da ras ras" diye bir cümle kurdum, "çay Rusçada da çay" dediğime inanarak. O derece tuhaf kafalardayım.

23.5.10

old maid

Bir kaç saat sonra Antalyaya gitmek üzere yola çıkıyorum. Uzun otobüs yolculuklarından nefret ediyorum. Gerçi bindikten sonra da hiç bitmesin istiyorum. Hep gidelim.
Gitme hissini seviyorum.
Ama bu gün biri bana gitme desin isterdim. Biri gitme dese hemen Ulusoya koşar biletimi iptal ettirdim, gitmezdim.
Nedense bu bir kaç günün hayatımın en güzel günleri olacağına inanmıştım. En azından bir kaç aydır süregelen tuhaf işkolik boş hayatımın.
On the bright side, sonunda direksiyon sınavından geçtim. hurreeey!

Bu yaşta bu kadar mutsuz olmamamlı insan.
Dertleri henüz azken mutlu olmalı, dışarı falan çıkıp kelebek kovalamalı, baloncuk yapmalı...
Kendini bomboş bombok bir "old maid" gibi hissetmek için çok erken.
Küçük depresif kişiliğimden nefret ediyorum. Hüzünlü bir palyaço gibi hissediyorum kendimi - ki palyaçoları da hiç sevmem, bir keresinde Kadıköyde palyaço kovalamıştı beni- Komik bir insanım kendince, sadece belli insanlara hitap eden bir espri anlayışına sahibim. Amerika da yaşıyor olsam pis komedi kluplerinde çıkar meşur olmaya çalışırdım. Ya da belki striptizci olurdum. Bilmiyorum. İş iştir.

Sonsuza dek bu koltukta kalmaktan korkuyorum.

12.5.10

suburban drama

Çok çok özür dilemekten başka yapacak bir şeyim yok sanırım. Çok fena, çok aptalca bir şey yaptım ben. Niye yaptım onu da bilmem. Drama istedim heralde hayatımda. Oysa ki gerek de yoktu.
Amerikan bağımsız yapımı tadında bu aralar hayatım, dışardan her şey temiz, düzenli, mutlu, anne mutlu, baba mutlu, kedi köpek vs.. çok bedbahtım.



Bu sefer sana hakikaten, bu sefer üzerine alınabilirsin gönül rahatlığıyla. Bir normal zamanda bir kahve içmek dileğiyle.

Eskiler, eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı derler.

10.5.10

and now it's official, i suck!

Gün geçtikçe farkediyorum ki benden bir cacık olmaz, iş yapmaya uygun değil kumaşım. Hakikaten değil. Ekip insanı değilim ben. Lanet olsun ki kendime daha ekip işi bir alan seçemezdim. Okul bittikten sonra ya tasımı tarağımı toplayacağım kitap falan yazıcam, resim vs yapıcam bohem bohem takılcam ya da yüksekti alçaktı devam edip hoca moca olacağım. Sinemacı olmaz benden kardeşim. Bu böyle biline.
Gerçi belliydi böyle olacağım, küçükken de hiç takım sporu yapamadım ben. Yüzme, tenis, aikido vs ama bir kere bile basket falan oynayamadım.
Yabani miyim neyim?

Bu gün kan verdim ben Kızılaya. Okulda Stand kurmuşlardı. Aslında çok korkarım ben iğneden hele vüducumdan kanın gidiyor olma hissi bitirir beni ama dedim "Salak çocuk ölecek değilsin ya bu senin için küçük ama insanlık için büyük bir adım" ve Açtım kolumu yumdum gözümü sanki dünya benim sıradan Arh + kanımla kurtulacakmış gibi. Ayıldım bayıldım verdikten sonra. Azıcık ilgi görmeyeyim hemen şımarıyorum.

Dünyanın en önemsiz festivaline bile seçilmedi filmim (no defence) ama rengi dokusu.. ne bileyim bir ruhu olmayan filmler seçilmiş hep. Bilemiyorum artık kanka ayağımıdır, kimsenin almayayım günahını.
Doğrusu ben kendim için çektim, anlamalarını ya da sevmelerini beklemiyorum ama severlerse de fena olmaz yani.

"Sorority Life"daki erkek arkadaşım bile beni terkettikten sonra hayattan hiç bir beklentim kalmadı. Bunu da burda itiraf ediyorum.
Hoşçakalınız.

Direksiyon sınavından kaldığımı da söylemiş miydim?

6.5.10

10 things i hate about birthdays

1. Sürprizler.
Aslında sürprizleri severim ama bazen çok zamansız oluyorlar (Sürprizin mantığı bu zaten) Hazırlıksız oluyorsun, çirkin oluyorsun, aptal oluyorsun.
Sürpriz beklentisi ise ayrı bir ömür törpüsü.
2. Beklentiler.
Çeşitli hediye ve kutlama beklentileri. Gerçekleşmemesi durumundaki yıkım.
3. Unutulma endişesi.
Mesela en iyi arkadaşının doğum gününü unutması.
4. Yemek.
Lüzümsuz bir sürü şey yemek içmek , özelliklede pasta. Pastaya bayılırım yalnış anlaşılmasın ama nedense doğum günü pastalarında beni geren bir şey var.
5. Geçen Zaman Farkındalığı.
Bir yılı daha geride bırakmanın melankolisi. Yaşlanmak, büyümek.
6. Tebrikler.
Bir gün önce, bir gün sonra gelen tebrikler, yıllardır konuşmadığın insanların yalancıktan gülen yüzleri (ben de yapıyorum aynı şeyleri) bir yıl daha yaşamışım yaşamamışım hiç umursamayanların, nice seneler daha yaşamamı dilemeleri. Beklediğin insanların tebrik etmemesi ve halanın telefonuna mesaj atması. Wtf?!
7. Duygusal hediyeler.
Kişisel hediyeler zırıl zırıl ağlatıyor beni. Evde olunca neyse de insan içinde hoş olmuyor.
8. Kutlamak baskısı.
Tıpkı yıl başlarında olduğu gibi doğum günlerinde de mutlaka kutlama yapmanı hissettiren bir baskı varr. Neyse ki doğum günlerinde gün opsiyonu mevcuttur.
9. Yüksek eğlence beklentisi.
Doğum günün yılın geri kalanından daha pure bir günmüşcesine her şeyi bir kenara bırakıp sadece sana ait bir günmüş gibi eğlenme planları yapmak ama asla tatmin olamamak. Bunun için beklentileri düşük tutmak hayal kırıklığına uğramamak.
10. Başkasının Doğumu.
Söz konusu olan başkasının doğum günüyse, beğeniceği, size daha önceden hediye aldıysa onu gölgede bırakacak bir hediye bulma baskısı.

"Kiss me now that i'm older. I won't try to control you. "

Kendime not:
Seneye facebook wallunu kapa. Ayıp olmasın diye herkese -teşekkürler tatlım arım balım peteğim yazmak zorunda kalma. İçlerinde en az 6 senedir görmediğin insanlar var.

3.5.10

yuvarlak

Doğum günümün benim için hala bu kadar önemli olmasına şaşırıyorum. Saçma bir şey aslında. Anadolu da 35-40 yıl önce doğmuş olsam muhtemelen buğdaylar sararırken, kirazlar açarken gibi afaki bir günde doğmuş olacaktım. 6 mayıs tarihinin ne önemi var. Yani ben doğunca ne değişti ki, insanlar durup bir dakikalılık saygı duruşu yapmadılar, her hangi bir hastalığa çare bulunmadı, havanın kokusu, suyun tadı değişmedi. yani no big deal.

Tüm bunları bilmeme rağmen yine şımarasım, bindiğim otobüs şöförüne bile yave yave "bugün benim doğum günüüüm" demek geliyor.

Bu sene aldığım tek hediye de olsa öyle bir hediye alayım ki ağlatsın beni.
Geçen seneki gibi.
Deli miyim neyim?

1.5.10

no.silk.

İç çamaşırları çok komplike varlıklar. Hakikaten. Aynı zamanda hem kısıtlayıcı hem de huzur vericiler.
Neden kadınlar kimse görmeyeceği ya da 800 yıldır evli olup kocası iç çamaşırlara olan ilgisini 799 yıl önce kaybetiği halde über sexy çamaşırlar alırlar. "Kendim için alıyorum" koca bir yalan. Ancak birilerinin göreceğinden emin olduğun zaman giyiliyor onlar. Dolayısıyla almayın boşuna. Aldıktan sonra da "madem aldım giyeyim bari" deyip giymeyin de, çünkü genelde bu ürünlerin verdiği rahatsızlık seksilik derecesiyle doğru orantılı ilerliyor.
Elbetteki büyükanne külotları ve sporcu sütyenleriyle dolaşın demiyorum ama çok da zorlamayın, oranızı buranızı çekiştirip durmayın.
Aslında birileri görecek de olsa adam gibi şeyler giyin, hayatlarını sexy kadın iç çamaşırlarıyla çevrili geçirecekleri yanılgısıyla yormayın onları. Eninde sonunda pamuklu yüzlerce kez yıkanmış çamaşırlarla* dolu çekmeceler içinde kaybolacakları gerçeği ile şimdiden yüzleşirlerse ileride tatminsizlik yaşayıp hüzüne kapılmazlar.
Bir gün çamaşırlarla ilgili bir kitap yazacağım isim de şöyle olacak: İç Çamaşırlarında Kişilik Bozuklukları, Kendini Tanga Zanneden Slip.

*Yaptığım göndermenin hangi filmden olduğunu bilene bir sürpriz hediye vereceğim
.

Bir de hiç alakası yok ama, kreditleri izleyenlere kıyak geçen filmleri çok seviyorum.

30.4.10

small world update

Dünya ne küçük be! Eski erkek arkadaşımın sevgilisi sınıf arkadaşımın filminde oynuyor. Film daha çekilmedi ama felaket bir şey olacak heralde (in a good way). Facebuk linki.
Ben toplamda 10 kişi falan tanıdığım için, böyle bağlantılar çıkınca çok şaşırtır beni. Siz fazla takılmayın, benim tuhaflığım.

Dün elime kırmızı kalemle çizdiğim şeyler çıkmadı. Şimdi sol elimde tuhaf bir pembelik var. Yarın sabah yine duş yapacağım belki hafifler iyice. Her baktığımda gülüyorum. 3 yaşımla 22 yaşım arasında hiç halt değişmedi.

Yine Çalıkuşu'nu okuyorum. tam 10 yıl aradan sonra. Ve tüm o söylediğim havalı yazar ve kitap adları, "En sevdiğim kitap Çavdar Tarlasında Çocuklardır" falan bir yana sanırım benim en sevdiğim kitap bu. Yatmadan önce okumaya başladım duramadım 133e geldim. Dayanamadım bir ufak bloging yapayım dedim. Şu an istediğim tek şey uyumak uyanmak ve kitaba devam etmek (who cares about Cinematography lecture) ama o kadar heycanlandım ki uyuyamıyorum, yatakta debelenip duruyorum. Kitabı kenara koyup ışığı kapatıp sonra tekrar açıp devam ediyorum. Oysaki biliyorum da olacakları yine de...

Bir de bu ufak updateime son vermeden şunu da paylaşmak istiyorum, facebook fotolarında 3mega pikselle sevgilisiyle mıç mıç çekilmiş fotoğraflarını koyan insanlardan nefret ediyorum. Gimme something nice!
Hayatımı facebookta çürütüyorum iyi bir şeyler görmeyi hakediyorum. Ayrıca da bu tip dandik dandik fotoları visual işlerle uğraşan adamlar koyunca daha da sinir oluyorum. Milyonlarca ürünün olduğu bir rafta kendini tanıtacak bir jelatin seçtin, seçe seçe bunu mu seçtir. Para verip de iş yaptırmam sana. Kepaze edersin beni.

bir school night ta bundan iyisi şamda kayısı.
hoşça kalınız.