28.7.10

When things go wrong I sing along

Bazıları bir sigara eşliğinde gelen kaliteli hüzünden hoşlanır, bazıları filmlerin sonunda ağlamayı sever, bazıları şarkılarda.
Bir de hüzüne doyamayanlar vardır.
İşte onlar, kocaman kocaman korkaklardır. Mutsuz olmayı bırakırlarsa başlarına geleceklerden korkarlar.
Onlar, tanrıdan mutluluk dilediklerinde aslında daha fazla dram isterler ki hüzünlerini bağlayacak bahaneleri olsun, ki şarkılar daha çok canlarını yaksın, güzel manzaralar hep ağlatsın, mekanlar, isimler hep gözlerini uzaklara daldırsın.
Onlar başlarına gelen her şeyi bok etmeyi başarırlar çünkü mutluluk sıkıcıdır, sözde dertlerle uykusuz gecelerde tüm senaryoları tekrar tekrar kafada canlandırmak ise eğlenceli.
Bazıları küçük çevrelerinde yaşamaktan şikayet eder dururlar ama gururla tuhaf, soğuk, aksi vb. etiketleri yapıştırıp üzerlerine öyle çıkarlar insan içine çünkü -mazallah- o zaman belki şikayet edip durdukları yalnızlıkları kaybolur, belki o zaman haytlarına onları mutlu edebilecek biri girebilir. O birini kaybetmek de yepyeni hüzünler doğurabilir ama bu göze alınamayacak bir risktir.

Neden böyledirler bilmiyorum. Gerçekten. Belki çok canları yanmıştır. Belki kimseye söylemedikleri bir şey vardır içlerinde hep hüzün veren.
Belki de sadece kendilerini hiç sevmiyorlardır.

I'm a proud member.

16.7.10

I hardly look like a hero at all

Beynimin tarlalarında at üstünde dört nala dolaşabilsen ne mutlu bir insan olurdun kimbilir. Çünkü o zaman ne hissettiğimi ellerime, ağzıma dolanmadan önce görebilirdin. Hiç konuşmazdım. Ama susmam da gerekmezdi, ki bilirsin ikisinin arasını hiç bulamam.

En kötü cinstenim ben, savaşmayı bilmeyen, kendini akıllı sanan aptalım.
Modern Don Quixote olmak bir yana, ancak uzaktan gözlerini kısıp kenarından bakarsan bir roman kahramanına benzeyebilirim. 
Ama o kadar da önemli değil, çünkü bir an gelip yeterince güzel, seksi, akıllı olmamanın önemi kalmadığında benim de mutlu olma zamanım gelicek.
O zaman kendimle ilgili kamburuma yerleştirdiğim her şeyi atıp üzerimden, kendimi her şeyimle seveceğim, sadece tuhaf mizah anlayışım için değil. O zaman bir Amerikan bağımsız yapımı olmayı hakedeceğim.

Yeterince bekledim. Mutlu olmayı bir adama bağladım, belki de varolmayan bir adama. Ve uzun zamandır yalnızım.
Seni beklemedim. Ama birini, bir şeyi bekledim. Belki gerçekten istemedim hayatıma birinin girmesini, belki hazır değildim, belki istedim de beceremedim, elime yüzüme bulaştırdım. Ne olursa olsun sebebi, artık sıradan ile yetinemeyecek bir yere geldim.
Hayır, yalnış anlaşılmasın, hayatımın aşkını aramıyorum, sadece bana bir şeyler ekleyecek birini istiyorum, zihnimi açıcak birini. Asla süs bebeği gibi gezdirilmek ya da tik taklamaya başlayan biolojik saatimi yanımdaki "iri çocukla" susturmaya çalışmak istemiyorum. Sadece... sadece farklı olsun istiyorum. Tek isteğim bu.
Aramıyorum da kimseyi. Çünkü böyle şeyler aranarak bulunamaz. Olmazsa da olmaz ne yapalım, kimse yalnızlıktan ölmüyor. Ben oyalanacak bir şeyler bulurum.

Ama bir gün bir roman ya da film olacaksam Pride and Prejudice olacağına, Nick and Norah's Infinite Playlist olsun. 
Bazı şeyleri kabullenmiş olabilirim ama şarkılar hala yumuşak karnım... Tarlalarım belki sarı ama asla kurak değil..

Goodbye High Fidelity

1.7.10

rutubetli düğmeler

İlk defa burda çok yalnız kaldım sanırım.
Her zamankinden yalnızdım. Bavulunu toplayıp başka bir ülkeye gitmek gibi. Ama ne o kadar özgürüm ne de arada çaktırmadan sözlüğe bakıyorum.
Ama ihtiyacım vardı İstanbuldan uzak kalmaya. Özlenmesi gerekenleri özlemeye. Düşünmemeye. Boş boş tavana bakmaya. Eski tahta kaplı yüksek tavanlara bakmaya. Rutubet koklamaya.
Ne televizyonum vardı ne bilgisayarım. Tam 4 gün, eski Rum evinde, her şeyden uzakta.

Hayır depresif ya da sıkıcı değildi. Anlamadım günler nasıl geçti.
Benim için üzülmeyiniz, aksine sevininiz. Ama çok üzldüyseniz, bir dahaki sefere siz de bana eşlik ediniz.
Burda birlikte  ama yalnız olmak çok kolay.

Uzun bir yazı yazayım dedim, yapamadım. Bu aralar yazamıyorum zaten. Ama aklımda bir okuduğum kitaptan cümle var ki gitmiyor. Son iki haftamı özetliyor.
Tam da hatırlayamıyorum ama az çok şöyle,
"Bazen bir şeyler oluyor. Onun dışında günleri, haftaları, kalemler gibi düğmeler gibi kaybediyoruz."

Adalı

Sırf buraya ayırdığım bir defter var.
2010 istanbul defteri ama dedim ki hiç istanbul istemiyorum bu defterde bir yerlere gittikçe çizerim, yazarım. Ama defter neredeyse doldu, saçma sapan çizdim bir sürü. İstanbula gider gitmez onları bir fotojurnal tadında paylaşacağım. Foto da değil gerçi de çaktırmayın. Hiç fotoğraf çekmiyorum bu aralar. En son Hazalı çektim burda tarlada bayırda, o kadar. İçimden gelmiyor. Gözümü kaybettim sanırım. Bir de photoshopum afterım da yok, o da hevesimi kırıyor biraz. Bilgisayarı acmıyorum bile. Evde internette yok Rengigül Pansiyonun interneti çekiyor ara ara ama şifreyi çözemedim. Kasaba Aralda yada Ada kafe de giriyorum kaçamak.

Diyeceklerim bu kadar. Annem birileriyle muhabbete daldı kulağım kaydı, unuttum zaten.