23.5.10

old maid

Bir kaç saat sonra Antalyaya gitmek üzere yola çıkıyorum. Uzun otobüs yolculuklarından nefret ediyorum. Gerçi bindikten sonra da hiç bitmesin istiyorum. Hep gidelim.
Gitme hissini seviyorum.
Ama bu gün biri bana gitme desin isterdim. Biri gitme dese hemen Ulusoya koşar biletimi iptal ettirdim, gitmezdim.
Nedense bu bir kaç günün hayatımın en güzel günleri olacağına inanmıştım. En azından bir kaç aydır süregelen tuhaf işkolik boş hayatımın.
On the bright side, sonunda direksiyon sınavından geçtim. hurreeey!

Bu yaşta bu kadar mutsuz olmamamlı insan.
Dertleri henüz azken mutlu olmalı, dışarı falan çıkıp kelebek kovalamalı, baloncuk yapmalı...
Kendini bomboş bombok bir "old maid" gibi hissetmek için çok erken.
Küçük depresif kişiliğimden nefret ediyorum. Hüzünlü bir palyaço gibi hissediyorum kendimi - ki palyaçoları da hiç sevmem, bir keresinde Kadıköyde palyaço kovalamıştı beni- Komik bir insanım kendince, sadece belli insanlara hitap eden bir espri anlayışına sahibim. Amerika da yaşıyor olsam pis komedi kluplerinde çıkar meşur olmaya çalışırdım. Ya da belki striptizci olurdum. Bilmiyorum. İş iştir.

Sonsuza dek bu koltukta kalmaktan korkuyorum.

12.5.10

suburban drama

Çok çok özür dilemekten başka yapacak bir şeyim yok sanırım. Çok fena, çok aptalca bir şey yaptım ben. Niye yaptım onu da bilmem. Drama istedim heralde hayatımda. Oysa ki gerek de yoktu.
Amerikan bağımsız yapımı tadında bu aralar hayatım, dışardan her şey temiz, düzenli, mutlu, anne mutlu, baba mutlu, kedi köpek vs.. çok bedbahtım.



Bu sefer sana hakikaten, bu sefer üzerine alınabilirsin gönül rahatlığıyla. Bir normal zamanda bir kahve içmek dileğiyle.

Eskiler, eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı derler.

10.5.10

and now it's official, i suck!

Gün geçtikçe farkediyorum ki benden bir cacık olmaz, iş yapmaya uygun değil kumaşım. Hakikaten değil. Ekip insanı değilim ben. Lanet olsun ki kendime daha ekip işi bir alan seçemezdim. Okul bittikten sonra ya tasımı tarağımı toplayacağım kitap falan yazıcam, resim vs yapıcam bohem bohem takılcam ya da yüksekti alçaktı devam edip hoca moca olacağım. Sinemacı olmaz benden kardeşim. Bu böyle biline.
Gerçi belliydi böyle olacağım, küçükken de hiç takım sporu yapamadım ben. Yüzme, tenis, aikido vs ama bir kere bile basket falan oynayamadım.
Yabani miyim neyim?

Bu gün kan verdim ben Kızılaya. Okulda Stand kurmuşlardı. Aslında çok korkarım ben iğneden hele vüducumdan kanın gidiyor olma hissi bitirir beni ama dedim "Salak çocuk ölecek değilsin ya bu senin için küçük ama insanlık için büyük bir adım" ve Açtım kolumu yumdum gözümü sanki dünya benim sıradan Arh + kanımla kurtulacakmış gibi. Ayıldım bayıldım verdikten sonra. Azıcık ilgi görmeyeyim hemen şımarıyorum.

Dünyanın en önemsiz festivaline bile seçilmedi filmim (no defence) ama rengi dokusu.. ne bileyim bir ruhu olmayan filmler seçilmiş hep. Bilemiyorum artık kanka ayağımıdır, kimsenin almayayım günahını.
Doğrusu ben kendim için çektim, anlamalarını ya da sevmelerini beklemiyorum ama severlerse de fena olmaz yani.

"Sorority Life"daki erkek arkadaşım bile beni terkettikten sonra hayattan hiç bir beklentim kalmadı. Bunu da burda itiraf ediyorum.
Hoşçakalınız.

Direksiyon sınavından kaldığımı da söylemiş miydim?

6.5.10

10 things i hate about birthdays

1. Sürprizler.
Aslında sürprizleri severim ama bazen çok zamansız oluyorlar (Sürprizin mantığı bu zaten) Hazırlıksız oluyorsun, çirkin oluyorsun, aptal oluyorsun.
Sürpriz beklentisi ise ayrı bir ömür törpüsü.
2. Beklentiler.
Çeşitli hediye ve kutlama beklentileri. Gerçekleşmemesi durumundaki yıkım.
3. Unutulma endişesi.
Mesela en iyi arkadaşının doğum gününü unutması.
4. Yemek.
Lüzümsuz bir sürü şey yemek içmek , özelliklede pasta. Pastaya bayılırım yalnış anlaşılmasın ama nedense doğum günü pastalarında beni geren bir şey var.
5. Geçen Zaman Farkındalığı.
Bir yılı daha geride bırakmanın melankolisi. Yaşlanmak, büyümek.
6. Tebrikler.
Bir gün önce, bir gün sonra gelen tebrikler, yıllardır konuşmadığın insanların yalancıktan gülen yüzleri (ben de yapıyorum aynı şeyleri) bir yıl daha yaşamışım yaşamamışım hiç umursamayanların, nice seneler daha yaşamamı dilemeleri. Beklediğin insanların tebrik etmemesi ve halanın telefonuna mesaj atması. Wtf?!
7. Duygusal hediyeler.
Kişisel hediyeler zırıl zırıl ağlatıyor beni. Evde olunca neyse de insan içinde hoş olmuyor.
8. Kutlamak baskısı.
Tıpkı yıl başlarında olduğu gibi doğum günlerinde de mutlaka kutlama yapmanı hissettiren bir baskı varr. Neyse ki doğum günlerinde gün opsiyonu mevcuttur.
9. Yüksek eğlence beklentisi.
Doğum günün yılın geri kalanından daha pure bir günmüşcesine her şeyi bir kenara bırakıp sadece sana ait bir günmüş gibi eğlenme planları yapmak ama asla tatmin olamamak. Bunun için beklentileri düşük tutmak hayal kırıklığına uğramamak.
10. Başkasının Doğumu.
Söz konusu olan başkasının doğum günüyse, beğeniceği, size daha önceden hediye aldıysa onu gölgede bırakacak bir hediye bulma baskısı.

"Kiss me now that i'm older. I won't try to control you. "

Kendime not:
Seneye facebook wallunu kapa. Ayıp olmasın diye herkese -teşekkürler tatlım arım balım peteğim yazmak zorunda kalma. İçlerinde en az 6 senedir görmediğin insanlar var.

3.5.10

yuvarlak

Doğum günümün benim için hala bu kadar önemli olmasına şaşırıyorum. Saçma bir şey aslında. Anadolu da 35-40 yıl önce doğmuş olsam muhtemelen buğdaylar sararırken, kirazlar açarken gibi afaki bir günde doğmuş olacaktım. 6 mayıs tarihinin ne önemi var. Yani ben doğunca ne değişti ki, insanlar durup bir dakikalılık saygı duruşu yapmadılar, her hangi bir hastalığa çare bulunmadı, havanın kokusu, suyun tadı değişmedi. yani no big deal.

Tüm bunları bilmeme rağmen yine şımarasım, bindiğim otobüs şöförüne bile yave yave "bugün benim doğum günüüüm" demek geliyor.

Bu sene aldığım tek hediye de olsa öyle bir hediye alayım ki ağlatsın beni.
Geçen seneki gibi.
Deli miyim neyim?

1.5.10

no.silk.

İç çamaşırları çok komplike varlıklar. Hakikaten. Aynı zamanda hem kısıtlayıcı hem de huzur vericiler.
Neden kadınlar kimse görmeyeceği ya da 800 yıldır evli olup kocası iç çamaşırlara olan ilgisini 799 yıl önce kaybetiği halde über sexy çamaşırlar alırlar. "Kendim için alıyorum" koca bir yalan. Ancak birilerinin göreceğinden emin olduğun zaman giyiliyor onlar. Dolayısıyla almayın boşuna. Aldıktan sonra da "madem aldım giyeyim bari" deyip giymeyin de, çünkü genelde bu ürünlerin verdiği rahatsızlık seksilik derecesiyle doğru orantılı ilerliyor.
Elbetteki büyükanne külotları ve sporcu sütyenleriyle dolaşın demiyorum ama çok da zorlamayın, oranızı buranızı çekiştirip durmayın.
Aslında birileri görecek de olsa adam gibi şeyler giyin, hayatlarını sexy kadın iç çamaşırlarıyla çevrili geçirecekleri yanılgısıyla yormayın onları. Eninde sonunda pamuklu yüzlerce kez yıkanmış çamaşırlarla* dolu çekmeceler içinde kaybolacakları gerçeği ile şimdiden yüzleşirlerse ileride tatminsizlik yaşayıp hüzüne kapılmazlar.
Bir gün çamaşırlarla ilgili bir kitap yazacağım isim de şöyle olacak: İç Çamaşırlarında Kişilik Bozuklukları, Kendini Tanga Zanneden Slip.

*Yaptığım göndermenin hangi filmden olduğunu bilene bir sürpriz hediye vereceğim
.

Bir de hiç alakası yok ama, kreditleri izleyenlere kıyak geçen filmleri çok seviyorum.