28.2.10

büyüyünce kayısılı turta omak istiyorum

Çok saçma, biraz da tuhaf. Hatta belki güleceksin, bu kız iyice delirdi diyeceksin... Olsun..
Küçükken oynadığım oyunlardan kopamadım ben, hayali insanlarla arkadaş olup, hayali evler kurup içinde yaşamaktan..
Şimdi de kafamın içinde bedensiz bir adam var. Onu bir sabah amaçsızca salınırken tesadüfen buldum.
Sonra her gün onunla olmak için buraya geldim. Bu gün dans ayakkabılarımı da getirdim.

Onu seviyorum.
Çünkü sana benziyor ama sen değil.

Sunday Top 5:
Boat Behind- Kings Of Convenience
A Ribbon- Devendra Banhart
City- Billie The Vision & The Dancers
Ordinary World- Ampop
Animals- Gravenhurst

Bonus:
Summercat-
Billie The Vision & The Dancers

27.2.10

skip the foreplay

Müzik yapan insanlar, yaptıklarının hayatımı bu kadar etkilediğini bilseler etkilenir miydiler acaba?
Bir müzisyenle olmak istiyorum desem çok mu High Fidelityvari olur?

Müzisyen demişken, Ceren'e dövme çizmeye çalışıyorum. Çok onur duysam da, eminim bu iş için benden daha iyisini bulabilirdi.
Tıkandım.
Güneşin lens flare yaptığı günler gelsin artık. O zaman belki değişir bir şeyler...

*Cumartesi gününü/ gecesini evde geçirmek ayıp mıdır?

24.2.10

kıllar üzerine detaylı bir çalışma

Bir gün elime cımbız alıp toplu taşıma araçlarında terör estireceğim. Kır saçlı adamların kulaklarından fırça gibi çıkan o kara şeyleri yolacağım. Ya onlar keser ya ben.
Bunun için yapılmış aletler var, değil mi? Traş makinesi aparatları var, berberler de kesiyor. Çok zor bir şey olmasa gerek. Ayrıca biz nerelerimizdeki tüyleri ulu bir görev bilip yolarken, onlar da burunlarından kulaklarından kıl aldırsınlar bir zahmet.

Lafı kıldan açmışken, şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Bu aralar pek hoşuma giden bir moda peydah oldu, Bıyık. Bıyık pek erkeksi bir şey. Her ne kadar bazen kilolu erkekler bırakınca "bakkal amca" olsalar da, genelde erkeğe yakışıyor. Mesela, Gürkan'a çok yakışıyor, Oğulcan'a da. Zaten bu insanlar tanıdığım erkek populasyonunun üçte birini oluşturduğu için daha fazla örnek veremiyorum. Üzgünüm.

Elbette bir de sakal mevzusu var. Kirli sakalın über sexyliği bir yana, sakalın da gayet erkeksi bir unsur olduğu yadsınamaz bir gerçek. Yani Cansu bile bıraksa o bile erkeksi olur.
Ancak sakalın dozu çok önemli. "Dört yıldır güneşe çıkmadım" uzunluğu sexyden çok "leş" olarak tanımlanmanıza yol açar. Ya da çenenizden sarkan üç beş kılı sakaldan sayıp uzatıyorsanız, lütfen bu sevdanızdan derhal vazgeçin ve gidin traş olun. En azından köse-severlere hitap edersiniz. Tabi her malın bir alıcısı vardır. Bunlar sadece benim şahsi görüşüm..
Erkekler ve yüz kılları çok derin bir mevzu. Türlü türlü şekli var.
Bir de lisede tatillerden dönüşte ilk gün okula sakalla gelme macerası vardır ki, çok güldürür beni. Okul tuvaletinde, müdür yardımcısının eline tutuşturduğu dandik traş bıçağıyla kuru kuru traş olmaya değer mi? Anladık tamam, ergensin, büyük adam oldun, kılın var, tüyün var, bol bol da masturbasyon yapıyorsun, ne yapalım yani! Sen bir de bize sor, derdimiz başımızdan aşkın.

Tüm bu kıl-tüyden sonra, kara yağız delikanlı olarak tabir ettiğimiz tipten de hiç hazetmediğimi belirtmek isterim. Ben, ironik olarak, bıyık, sakal bırakmanın genelde yakışmadığı akça pakça erkekleri beğenirim, öyle çiyan gibi sarı değil de, kumral daha çok.
Tabi kişisel erkek geçmişime bakarsanız kendimle sık sık çeliştiğimi görürsünüz.
Ne yapalım, gönül işi bunlar. Kader kısmet ayol!

kaçın kurası

21.02.2010
Kırmızı Moleskine


Hayatımda ikinci kez yemek yapmanın ve kimseyi zehirlememenin haklı gururunu yaşıyorum. Gerçi 12 saat beklemek en güvenlisi olacaktır.
Ama zehirlenseler bile lezzetli olduğunu itiraf edeceklerdir. Çünkü ben bir dahiyim.
Mutfakta hamarat, yatakta panter değilim belki ama evin her odasında ayrı bir dahiyim.
Mesela yatak odam! Uyurken mırıldandığımı biliyor muydunuz? Büyük ihtimalle üstün zeka gerektiren ileri matematik problemleri çözerek zeka pırıltıları saçıyorumdur. Bu dahilik göstergesi değildir de nedir?
Peki ya tuvalet kağıdı rulosu değiştirebilmeme ne demeli. Herkes de olmayan bir yetenektir bu. Kabul edin!
Ancak bu gün kendime izin verip ruloyu başkasının değiştirmesine müsade edeceğim. Bu gün başka bir odanın dahisiydim.

Yıllarca beni yemek yapamaz sandınız. Yanıldınız.
Olay yemek yapamamakta değil, yapmayı sevmemekte.

22.2.10

mühim.

Keşke en yakın arkadaşının eski sevgilisi olan arkadaşının yeni sevgilisine, nasıl davranman gerektiğini anlatan bir kitap olsa...
Ya da eski sevgilinin annesiyle karşılaşınca ne yapıcağını..En önemlisi de eski sevgiline karşı nasıl davranacağını kurallar halinde bir bir anlatsa... Herkesin doğrusu başka, biri orta yolu bulsa..
Çok zor.
Böyle şeyleri anneler bile öğretemiyor.

21.2.10

torrent partisi

Okuldan iyiden iyiye soğumaya başladığımı itiraf etmem gerekiyor. Beni heycanladıran pek ders kalmadı. Zaten alıcak pek ders de kalmadı. İnsanlar bir çabayla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar bu konuda imzalar falan ama ben pek bir sonuç alınabileceğini sanmıyorum ama çocukların hevesini kırmamak lazım, hele de dertsiz neslimize bir şeyleri protesto etme şansı doğmuşken...
Starbucks kahvesini yudumlarken, "derslere girmeyelim, sınavları yapmayalım" protesto edelim deyip, ertesi gün poposuna baka baka derse gelip paşa paşa sınavına giren, "ideoloji" karşıtı küçük anarşistlerin kişisel saldırılarından her ne kadar çok hoşlansam da, bu aralar tek isteğim okuldan bir an önce defolup gitmek. Sonsuza dek öğrenci kalıp, okulda kalıp akademisyen olmayı dilesem de, bu okulda bunu yapmak istediğimden hiç mi hiç emin değilim.
Yani, senior project sunumları sırasında " Görüntü yönetmeni dediğin nedir ki? Recorda basan insan!" gibi talihsiz açıklamalar yapan hocaların olduğu bir yerin sinema öğrencisi için en uygun ortam olduğundan pek emin değilim doğrusu, hele de görüntü yönetmenliğine ilgi duyma cürretini gösteren bir öğrenci için.
Yalnız bu tip talihsiz açıklamalarla kalsa yine kabullenilebilir ama binbir tane bok var, final jürilerine bitmemiş iş getiren ciddiyetsiz öğrenciler, "ukalalık" yapıp film festivaline giden sinema öğrencisine C veren hocalar...
Öğrenciler desen onlarında çoğu beş para etmez. Ben beş kuruş dahi ettiğimden dolayı söylemiyorum elbette bunu, sınıf arkadaşlarımı, gelecek meslektaşlarımı da kötülemek istemem ama hepimiz biliyoruz ki doğru bu. Tabi ki o insanların okurken ne yaptıkları yada mezun olduktan sonra ne yapacakları zerre kadar umurumda değil. Hem belli de olmaz kimisi çok çok başarılı olur , ben de kanepemde tv izlerken yastıkları kemiririm kıskançlıktan. Ne de olsa bozuk saat bile günde 2 kere doğruyu gösteririr. Her şeyden önce şans işi bunlar. Ama şu ana bakarsak iki elin parmaklarını bile zor buluyor gelecek vaadedenler (ki ne yazıkki dahil değilim onlara), elbetteki bu da engin bir motivasyon sağlayamıyor. Hatta kimi zaman neye güvendiklerini bir türlü anlayamadığım şuursuz çoğunluğun varlığı bile beni irite etmeye yetiyor.
"Sex and the City"den esinlenen giyimleri ve pis saçlarıyla ortalıkta salınan hatunlar, uygunsuz ilişkileriyle anılan Erasmus Bunnyler, param var film çekerim insanları, VCD groupieleri, kendilerini müşteri olarak gören öğrenciler ve "Müşteri değil, öğrenciyiz" sloganları atan gençler..

Aslında ince ince, uzun uzun yazacaktım ama gider ayak külahları değişmek istemedim kimseyle. Belli olmaz tesadüfen okur birileri sonra mazallah ne yaparım! Daha önümüzde senior var şu var bu var.. Her koyun kendi bacağından asılır, en çok bunu öğrendim hayattan.

Bir de gönül istedi ki bir blog açayım anonim, orda yazayım ama sosyal çevrem maximum 20 kişi olduğundan 4 postta biterdi işimiz. Zaten hem ben Perez Hilton olmadığım gibi okulumuz da pek hollywood sayılmaz. Ayrıca da who cares?
Nice to meet ya! Never wanna see ya!

18.2.10

kaderin cilvesi*


İnsanlığın en büyük paradokslarından birini dile getirdiğinden habersizdi.

"Sevilen biri olmak istiyorum" dedi, "Bir keresinde sırf hayır diyemediğim için canlı bir antilop satın aldım. "

*Kaderin cilvesi, Yan etkiler, Woody Allen.

mucho macho


Bazen başımdan büyük işlere kalkıştığım hissiyatına kapılıyorum. Korkuyorum.

beş çayı


Biz ailece çayı çok severiz. Anne tarafı olarak. Annanem iki, Dedem üç şekerle içer. Annem diğer bütün sağlıksız şeyler gibi şekeri de kullanmaz.
Baba tarafı kahvecidir. Babam en çok iki damla sütlü nescafe içer. Yarım şekerle. Mehmet dedem de öyle mi içerdi hatırlamıyorum. Uzun zaman oldu. Son gördüğümde elinde küçük yeşil tavşanımla hastane yatağındaydı ama ben onun balkonda pişti oynadığımız haliyle hatırlamayı tercih ediyorum.
İtiraf ediyorum hep kart çalardım, yastığın altına saklardım. Ama herhalde sen bunu zaten biliyordun.
Keşke seni daha çok tanısaydım.

nedendir bilinmez

2008 in son günü tuhaf yeni yıl kutlamamız için Sarısu'yu bekliyordum Kadıköyde iskelenin önünde. Her zamanki gibi erken gelmiştim vakit geçirmek için ardı ardına sigara yakıyordum. Hep oralarda dolanan homeless amca geldi. Kül tablasının içine baktı, Ben de ona sigara ikram ettim. Sonra konuşmaya başladık. Elinde ki bardağı gösterdi, içinde viski olduğunu söyledi. "beni iyi besliyorlar bu akşam. Delikanlını biri de bu sandviçi verdi. Ama" dedi, bardağı göstererek "ölümüm bundan olcak." Sonra nası bu hale geldiğini anlattı. Pek ilginç bir hikaye değildi doğrusu. Ama keyifliydi sohbetimiz.
Vapur yanaşmaya yakın birer sigara daha yaktık. Sonra paketimi ona verdim. İtiraz etti. "Yeni yıl hediyesi niyetine" dedim. Sonra gittim.
Bu akşam aynı yerde kısa şorttan kaynaklandığına inandığım tuhaf bakışlardan ve bıyık buran amcalardan baymış ve acayip çişim gelmiş bir şekilde babamı bekliyordum.
İçinizden ne cesaretle o tombik bacaklara şort giydiğimi soruyor olabilirsiniz.
Bilemiyorum, aptallık işte. Amca geldi yine tablaların içine baktı. Bu sefer sigaram yoktu ama yanımdan geçerken ona bir sigara sarmayı teklif ettim. "Parmaklarına bak nasıl da sardın hemen öyle incecik" dedi. "Bol bol pratik" dedim. Teşekkür etti, gitti. Biraz sonra yine geldi. Adı ne bunun çok lezzetli dedi paketi gösterdim. Nerden aldın, hoş beş, bir şeyler konuştuk. Çıkarıp verecektim paketi ama bu cömertliğe yetecek kadar param olmadığını düşündüm. Sonra vapur geldi ben de gittim.

Bunu neden anlattım bilmiyorum.
Bakın ne kadar iyi bir insanım demek için anlatmadım, o kesin. Öyle olmadığımı cümle alem biliyor keza.
Ben o adamı çok seviyorum sanırım bnun için anlattım.
Sıkıntı oldu içime bir daha gördüğümde kesin ona tütün hediye edeceğim. Siz de görürseniz ona sigara falan ikram edin, pek cici bir adam o.

İşte böyle..
Bu günkü maceram burda bitiyor ama erkenden uykum gelmezse bir şeyler çizip post edeceğim.
Öperim gıdıktan.

14.2.10

metres hayatı

Benim en sevdiğim şarkılar, başkalarının da en sevdiği şarkılar oluverice, kıskanıyorum onları. Şarkıları.

Mesela..

8.2.10

list me up.



Ben yine Bridget Jones'un günlüğünü izledim.
Üstelik az önce kızarmış tavuk yedim, içindeki küçük Amerikalı obeze söz geçiremeyip. Çok pişmanım.

4.2.10

zaman hırsızı.



Geçenlerde bir hikaye kitabı geçti elime. "Allah iyiliğiniz versin" dedim, "bunları okumama nasıl izin verdiniz". Neden böyle olduğuma şaşmamalı.

Küçükken dinlediğim hikayeler de okuduğum kitaplarda hep birazcık tuhaftı. Benim tercihim miydi yoksa denk mi gelmişti hatırlayamıyorum.
Zaten masalların hepsinin belirli bir derecede psikopatlık barındırdığının farkındayım. Ağızdan dökülen mücevherler, çiyanlar böcekler, kindar periler, parmak boyundaki korkutucu kızlar, çocuklarını ormanda terkeden hain anne babalar, taşa dönüşen üvey kız kardeşler....
Çocukların bu hikayelri dinledikten sonra, bir üvey anneyi tüm kalbiyle sevmesi mümkün müdür meseala? Ya da yaşlı, çirkin burunlu ve tesadüfen siyah giymekten hoşlanan kadınlardan korkmaması?

Bir kitap vardı, sanırım okulda okutmuşlardı, yazarını hatırlamıyorum ama adı Dankonun Yüreği idi.. Bir kasabada bir şey oluyor halk taşınmak zorunda kalıyor ama gitmeleri gereken yönde karalık bir orman var. Yola koyuluyorlar ama bir süre sonra insanlar huzursuzlanmaya başlıyor bunun üstüne Danko kalbini çıkarıyor ve yolu onunla aydınlatıyor. Gidiyorlar gidiyorlar.. en sonunda orman bitiyor ve güpgüzel bir yere geliyorlar. Herkes neşe içinde hoplayıp zıplıyor ama Danko yorgunluktan yığılıyor ve kalbi yere düşüyor ve biri gelip üstüne basıp onu söndürüyor.
Bu kitabı hala atlatabildiğimi sanmıyorum.
Bazen ormanda bir evde yaşadığım, birilerinden kaçtığım, sarayların merdivenlerinden inip çıktığım kabuslar görüyorum. Çoğu, konuşmaya çalıştıkça ağzımdan çıkıveren yılanlar böceklerle boğulmamla son buluyor. Şanslıysam inciler dökülüyor ve nerd gözlüklü bir prens beni öpüyor..
Hahah!

Her şey bir yana, "Çatı" serisini okumuş bir çocuk bir daha asla normal bir çocuk olamaz... Cinayet, ensest, zina... Niye kimse almamış elimden ben okurken onları?
Söylüyorum size, o dört kitap hastalıklı zihinlerin ürünü! Damn you V.C. Andrews. Damn you!

if you love books so much why dont you mary one of them, you dork ..

3.2.10

eski akrobat. yeni pipo tüccarı.

Arada tuhaf şeyler yaptığımda yada gereksiz bilgilerimi paylaştığımda, "anası babası buna küçükken yavrum saçma sapan şeylerle uğraşma dersini çalış ,adam ol! demedi mi acaba" diye düşünüyor olabilirsiz.
Doğrusu demeleri lazımdı ama demediler . Piyano çalıcam dedim, peki dediler. Sözel okuyacağım, tiyatrocu olacağım dedim, peki dediler, Piyanoyu bırakacağım gitar çalacağım, yüzmeyi bırakıp aikido yapacağım dedim. Peki dediler. Ne dersem peki dediler. Yapmayacağım dediğimde de sen bilirsin dediler. Hiçbir şeye zorlamadılar. Hiç bir zaman.
Zeki ve yetenekli olduğuma dair inançları o kadar büyüktü ki kendi yolumu bulacağıma inandılar.

Onları hiçbir şey için suçlamıyorum ama yanıldıklarını belirtmeme de gerek yok heralde...

Ama yine de bakınız Eylül Hanım nasılda sırıtıyorum.

Badminton oynadığımı da söylemiş miydim?
Şimdi böyle olduğuma bakmayın siz, eskiden pek atletiktim ben... Atletico Merve .



Ayrıca da,

Neden hiç bilmiyorum. Yakında bulaşık makinasnıı odama taşıyacağım.
Yalnız yaşasam üşengeçlikten ölürüm ben heralde. Korkuyorum.
Beni alan yaşadı. Hahay!

.

2.2.10

sevgi ve sefaletle

Ben çok sıkıldım bu işten. Tıkandık kaldık.
"Elde Makas Koşmak" daki kadın gibiyim.
Konser kaçtı. Sergi kaçtı. Northanger bitti. Buffy baydı... Dedem hastanede. Ananem uçtu. Kedim kustu...Salinger da öldü... Bahanem çok..


I promise you my bird. I want to be the best i can. For me, for you, for every man.

Noolurdu biraz daha kolay olsaydım? People person olsaydım. Gülücükler saçsaydım. O değil de asıl az biraz flörtöz olsaydım...
Small talk kabiliyetim üzerine çalışmalıyım. Ne kadar denesemde bir türlü olmuyor, beceremiyorum. Kafamda hep saçma şeyler oluyor, söylemem gerekenle azımdan çıkan hiç birolmuyor.. Cumburlop.. Meraba benim adım Merve. Ve ben bir salağım.
Yani tamam kabul etmeliyim, şirinlik muskası değilim ama göründüğüm kadar da kıl bir insan değilim.
Kafama buz kalıpları düşsün istiyorum. Ben bu hızla gidersem düşer de yakında, kendi dondurduğum insan kütlelerinden birkaç parça.

Ah ah. Beğendin mi şu yaptığını! Bir parçacık çizim yeteneğim olaydı hayat ne güzel olurdu.
İçimdeki 3 yaşındaki çocuk ile aynı kalem tutuşa sahibiz.

again and again

1.2.10

mecburiyet memuru

Tuhaf ruh halleri içindeyim. Kendime kızgınım. Çok.
Aksi, huysuz, ukala ve çekilmezim. Her zamankinden de fazla.
Elimde olsa kemerimi kendi kafa derimle süslerim.

Yeni dönem başlamak üzere ve ben yaptığım berbat ödevlerden duyduğum utançla insanların yüzüne dahi bakamayacağım mecbur olmasam.
Evet, mecbur olmasam keşke.
Ama mecbur olmasam evden bile çıkmam ben. Asosyal asosyal oturur, bütün gün televizyon izlerim. Kimseyi arayıp sormam ama kimse beni aramıyor diye de hayıflanır küfür ederim arkalarından.
Ederim, hiç utanmam.
Mecbur olmasam hiç bir şey yapmam ben, hiç. Ortalıkda dolanmam, yerimden kalkmam, patlayana ya da boğulna dek yemek yerim sürekli.
Mecbur olmasam kimseyi de sevmem, selam da vermem, gülümsemem.
Sopsoğuk bir kalbim var benim.
Beni hiç sevmeyin.