31.1.10

I totally dig Spike.


Vapirlerin dayanılmaz çekiciliği ve Spike karakterinin tuhaf varoluşunun bu çekiciliğe kattığı tat...

"People still fall for that Anne Rice routine? What a world! "

28.1.10

bir küçük fil kafası

Yeni bir blog.
Bütün kızlar toplandık havasında biraz. Üstelik fazlaca pembe.
Cansu ve Ceren ile.

Böyle buyrun blogcuğumuza.
http://theroomofelephants.blogspot.com/
Buyrun, buyrun! Aile salonumuzda var.
Yukarda klima var.

27.1.10

in.case...



I see the planets spinning faster or is my body too slow?

25.1.10

kürkçü.dükkanı

Şu an benim için dünya üzerinde Digiturkumuzu tamir eden adamdan daha çekici bir adam daha yok.
Hepsi yalan, tek sevdiğim sensin, televizyon.


Dışardaki kar inanılmaz. Gözlerim doluyor mutluluktan. Yanımda karlarda yuvarlanacak birinin olmayışı pek bir hüzünlendirse de beni, bugün çıkıp yine dolaşacağım tek başıma da olsa. Küçük çocukları videoya çekeceğim, aileleri pedofili olduğumdan şüphelenecek.

Her kış mütemadiyen kar yağan bir yerde yaşamak ne güzel olurdu kim bilir. Yapacağım ben bunu. Berlin ya da Reykjavik, Ottawa farketmez. Yeterki burada kalmayayım. Burada kalırsam eğer herkes ilerlerken ben yerimde sayıyormuşum gibi hissetmekten alamam kendimi. Her yıl kar olmasa da gideceğim bir yere, belki bir çok yere.
Biliyorum düpedüz saçmalık. Ama fiziksel olarak gitmezsem eğer, şu hayatta bir arpa boyu bile ilerleyememişim gibi gelecek. Çünkü olduğum yere ait hissedemedim kendimi, küçüklüğümden beri başka bir yerde daha mutlu olabilirmişim hissi gitmedi içimden bir türlü.

Her kız çocuğunun böyle midir bilemiyorum hayalleri, benim arkadaşlarımın çoğu başka şehirleri düşlüyor gelecek konusu açılınca, ben de aynı onlar gibi başka şehirler düşlüyorum gözlerimi kapatıp, ama neresi bilemiyorum, bazen Berlin, bazen Prag, bazen NY. Ama önemli olan şehir değil, ait hissetmek kendini, "oh be evimdeyim" demek.
Kimileri diyor ki kendi vatanından başka yerde hep garip olurmuşsun, hep yabancı olurmuşsun, kimse de unutmana izin vermezmiş. Ama benim umrumda değil, lokal olmak istemiyorum ki ben, "onlar"dan olmak istemiyorum. Sadece zamanın birinde, bir yerde "tam" olduğumu hissetmek istiyorum. Bu hissiyat, bugün kapımızın önünde karlarla oynarken de gelebilir. O zaman arayışım son bulur belki. O zaman gerek kalmaz gitmeme uzaklara, ama gitmekten korkmuyorum, yabancı olmaktan da.
Özlemini duyduğum şey uzaklardaki sevdiklerim olursa, bununla yaşayabilirim ama özlenini duyduğum, sahip olamadığım hayatım olursa, hiç bir zaman "tam" olabileceğimi sanmıyorum.

Belki ben hayalperest, şapşal bir çocuktan başka bir şey değilimdir. Belki dönüp dolaşıp geleceğim yer yine burasıdır.
Belki.
Denemeden bilemeyiz.

I'll find mine. You'll find yours. Whoever, whatever we need, it'll be there.

24.1.10

kokina ve jane

video
Sonic Sex (Maniqui Lazer cover)-Jóvenes y Sexys

İkinci şişe Buzbağ Öküzgözü-Boğazkere bitiyor. Öküzgözü de olunca Boğazkere güzel gidiyor, yoksa hakkaten boğazımı keriyor. Ama keşke Corvus olsaydı, Vasilaki belki.. Her neyse.
Dışarıda kar var çok güzel. Benim bileğim ağrıyor. Dışarı çıkamıyorum. Birazcık gezintim bile yordu beni. Bütün gün bilgisayar başındaydım çok sıkıldım. Dans edesim var.
Şimdi facebookumu kapatıyorum. Wireless kulaklıklarımı takarak uzaklaşıyorum ve kendimi harikalar harikası Jane Austen'ın okuduğum en komik eserinin (Northanger Manastırı) ellerine teslim ediyorum.
Jane seni seviyorum, bu beni çok kızsal bir kız yapacaksa da umursamıyorum. Ben bir chick flick klişesiyim. Cici bici kız olamamış, asi olamamış, gizemli de olamamış, saçlarını taramaya üşenen, fast food seven, jelly beanleri renklerine göre ayıran, kitaplardaki mükemmel aşklara özenip hep sıradanla yetinen, biraz komik, biraz ironik, biraz nevrotik hollywood tiplemesi varsa, o benim.
Jane Austen Book Club olsa TV'de yine izlerim.

Bunlar güzel tesadüfler ama "Why did you come at all, if it wasn't for me?"
Yoksa biz gerçekten bir filmde mi yaşıyoruz?

23.1.10

imperfectly.perfect.

Geçmiş, ziyaret etmek güzel ama orda yaşamak istemem.

Geçmiş hiç birimize iyi davranmadı aslında. Kötü, kötü olduğu için hatırlandı. İyi, bir daha geri gelmeyeceği için üzdü.
Evet haklısın, Geçmişin benim salındığım huzurlu tarafının yanında, karanlık, girilmesinin hiç bir zaman hoş olmadığı bir tarafı da var. Ama tuhaftır ki benim melatonin, serotonin ve endorfin salgılamakta oldukça cimri davranan küçük beynim, konu hatıralar olunca bana bir kıyak geçiyor ve anıların üstünü cup cake sevimliliğinde bir bulutla kaplıyor. Hiç bir günün o kadar mutlu o kadar parlak olmadığını biliyorum, üstelik de hafızam saçma ayrıntılar konusunda canavar gibidir. Ama.. Nasıl desem... Bu, Harry Potter daki ayna gibi. Görmek istediğini gösteriyor. Ben de zavallı bir şekilde hayran hayran izliyorum o yanılgıyı.
Bugünün keyfini çıkarmamı engelliyor, bu güzel karlı günün.
Dün Eskilerden biri de böyle söyledi, "eskiye takılırsan bugünü yaşayamazsın" dedi.
Ama who cares. Ona da söyledim. "Bugünde mutlu olmadığım için geçmişte yaşamak istiyorum" dedim, "Özlediğim sen değilsin "o", beni yanlış anlama." Özlediğim o zaman dilimi ve o zaman dilimindeki sen, ben, diğerleri.
Peki o zaman diliminde tam bir salak mıydım? Evet. Kendime çok mu güveniyordum? Evet. Her şeyi başarıp, her şeye sahip olabileceğime mi inanıyordum? Kesinlikle evet!
Değiştiğim için, yaşadıkları mı yaşadığım için pişman mıyım? Sık sık hayır, bazen evet.

Eskittiğim "ben"lerimimi basmıyorum bağrıma, ayıp ediyorum belki ama şimdi ki beni görseler çok gururlanırlar eminim, onların emeği sonuçta. Saçmalamasaydım bol bol, kazık yemeseydim, kimsenin kalbini kırmasaydım ve kendi kalbimi mümkün olan en steril şekilde kırdırmasaydım şimdi ki ben olamazdım. Yaptıklarımdan, söylediklerimden her zaman hoşnut olmasam da, kendimi seviyorum, nevi şahsına münhasır kişiliğimi seviyorum. Bu konuda mütevazılık edemiyorum.
Hatırlamayı seviyorum.
Ve bugünün de bir gün geçmiş olacğını bilmek içimi rahatlatıyor.

Eylül'ün kırık plastik yarış arabaları yazısına ithafen.

22.1.10

minik.plastik.yarış.arabaları.

Bazen geceleri dolmuşla eve dönerken yol hiç bitmesin istiyorum. Sonsuza dek o anda kalalım. Sonsuza dek aynı yolda sürsün Şöför Bey, ben sonsuza dek kulağımdaki müziğe ufak mırıltılarla ve parmaklarımla eşlik edeyim, yanımdaki adam elindeki bozukları saysın. Sürekli gidelim. Aynı yerde..

Eskiden bir yerden bir yere giderken beraber, başımı omzuna koyar şarkılar mırıldanırdım, şimdi kendi kendime yaptığım gibi..
Sonra ben şarkı söylemeyi bıraktım, o da benimle gelmeyi.
Peki bunu hatırlamak beni neden bu kadar üzüyor? Geri dönüp neyi kurtarmak istiyorum bu kadar? Onu mu? Onları mı? Kendimi mi? Ailemi mi?
Bilmiyor musun sen aptal kız, geçmiş geçmişte kaldı.

Hiç bir şey eskisi gibi olmaz, kimseyle.
Sadece ben eskide yaşamayı seviyorum. Çünkü bu günümde çok mutsuzum.
Ama eskiyi biliyorum. Eskiyi tanıyorum. Avcumun içi gibi. O kadar çok tekrarladım ki kafamda sahneleri; yatağımda yatarken, tuvalette otururken, duş alırken, giyinirken, soyunurken... Hatalarımı ezberledim. Ve değiştim. Değişti geri kalan her şey de. Kimisi benimle birlikte...

Ama yine de.. Geçmişte kimse hasta değildi.. Geçmişte kimse yaralı değildi.. Geçmişte ben o kadar az şey biliyordum ki...
Eski bu yüzden güzeldi.
Şansımız varken hep o yolda gidip gelseydik keşke.
Sonsuza dek.

19.1.10

sulu.kar.

Somewhere between what you need and what you know.

İçimdeki küçük kız çocuğu seni arayıp "Kar yağıyor! Kar yağıyor!" diye bağırmak istiyor. Ama umurunda değil. Biliyorum.

"Kar yağıyor! Buraya gel. Arabaların üstünde biriken karları top yapalım. Ağzımızı açıp gökyüzüne bakalım."
Gelmezsin. Biliyorum. Umurunda değilim. Biliyorum. Zorlayamam seni. Biliyorum.

Bir kaç gündür sürekli klasik müzik dinliyorum. Nerden esti bilmem. En çok da Vivaldi'nin The Four Seasons'ından Kışı.*
Bu sebeple biraz da, kar benim için yağıyormuş gibi hissediyorum.
Hissetmek istiyorum.

Seninle karın altında oturmak istiyorum. Hiç bir şey ummadan. Hiç bir şey beklemeden.
Sadece yanımda ol. Şimdi. Yine. Sonrası önemli değil.

*Klasikler içinde dinlemekten en çok zevk aldığım eserdir Dört mevsim. En sevdiğim de kışın üç bölümünden ilkidir: Allegro Non Molto. Böylelikle ne kadar kültürlü olduğumu göstermek istedim.

17.1.10

seni severim ama en sevdiğim değilsin*

Yine anladım ki, ben dışarı çıkmayı pek sevmiyorum, bar konserlerini, kalabalığı. Geriliyorum.
Ama en azından iyi bir amaç uğrunaydı.
Clientı canlı dinlemek bana ipod teknolojisine geçmeden önceki zamanlarımı hatırlattı. Birbirimize cd yaptığımız zamanları, lisenin ilk yıllarını, tuhaf şekillerde cdlere sahip olan Emir'i, Möve'yi ve bir karlı günde onun evine gidişimi, bir gece de balkonda eski Türk filmlerinin müzikleriyle rakı içişimizi.
Büyümüşüz biz. Yaşlanmış onlarda. Dirseklerinden belli.

Keyif almadığımı söyleyemem. Eğlendiğimi de söyleyemem. Ama onlarda pek eğlenmiyorlardı sanki.

* "Harikasın ama Harika Avcı değilsin."
Mustafa Sürün
Client için de hislerim aynı.

16.1.10

mutsuz çocuk


Sayısız lezzet seçeneği arasından bazıları maalesef bu kutuya sığmadı.
Aradığınız bir lezzeti kaçırdıysanız özür dileriz.

Jelly Bean Yetkilileri

10.1.10

elveda dondurma bahçesi

Tam alışmaya başlamıştım taşınmama fikrine, dün bir haber geldi kiracı bulundu artık taşınabiliriz diye. Bir hafta on gün içinde hem de. Mutluluktan hoplayıp zıplayasım geldi. çünkü taşınmak boktan giden hayatımın değişiminin anahtarı olacaktı. O benim "dondurma bahçesine açılan buzdolabı kapağımdı" Aman aman nasıl olacak bu işler eşyalar meşyalar derken bu gün yine bir telefon, kiracı vazgeçmiş.
Evren, psikolojimle bir kumar oynuyor.
Tam daha mutsuz olamam derken şu yaptığın işe bak. Meğerse mümkünmüş daha da mutsuz olmak.
Dondurma bahçesine açılan buzdolabı kapağım sonsuza dek kapandı. Ölene dek burdayım.
Göz yaşlarım touchpadimi ıslatıyor. Çok acınasıyım.
Neyse ya. Benden başka kimse bu kadar umursamıyor zaten.
Home sweet home.
Seninle önümüzde bir ömür var.

we can play with life later.

I tried to create.
I tried to love.
All my life I've failed at both. And now I'm scared of growing old.

So let's ride bikes into the sea.

7.1.10

Museum of Natural Ugliness

Önümdeki sehpada 3 bardak. Çay, kahve, şarap. Koltukta hantal bedenimden arta kalan boşlukta, christmas çukulatası jelatinleri ve 2 büyül boy Jellybean kutusu. Gözlerim kuruluktan kapanmıyor. Günlerdir bakıp durduğum ekran onları buharlaştırdı. Elimde ise bombok işler var.
Ben bu değilim. Ben kendime yetmiyorum. Daha iyisini yapabileceğimi biliyorum. Peki neden yapamıyorum?
Kötü bir şey yaptığını bile bile yapıyor olmak seni kötü yapar mı?
Pep talk' a ihtiyacım yok. Bıktım onlardan "Sen yaparsın, sen 10 numarasın, aferim Merve, el bebek Merve gül bebek Merve"

Televizyonda Sex and the City var.
"They created sex. And I'm without it."

Yemek, içmek, uyumak ya da uyanmak istemiyorum. Dışarı çıkmak, iletişim kurmak istemiyorum. Hatta yıkanmak bile istemiyorum.

How fucked up is that?

My Favorite Things from merve oksal on Vimeo.

3.1.10

come out come out whereever you are. not.

Bu yılın ilk yazısı. Aman ne önemli.
Öncelikle,
Luck is a gift, but rarely only a random thing.
It's not enough to sit down and wait for a phone to ring.
O kadar çok şey yazmak istiyorum ki. Ama yazmayacağım çünkü üstü kapalı, manasız, gereksiz olacak.
Onun için ne yapıp ne ettiğimden bahsedeceğim çok umrunuzdaymışcasına. Sizi bilmem ama bana iyi gelecek.
Bu sene bir tek hediye aldım. Annemden. Her zaman ki gibi başucumdaydı uyandığımda. Doğum günü sabahlarımda babamın küçük tuhaf müzik aletiyle happy birtday çalarak uyandırdığı sabahlar geldi aklıma. Önce açmak istemedim. Görüp göreceğim tek hediye olduğunu bildiğimden, hazzı geciktirmek için içeri gittim günaydınlarımı sundum sonra dayanamadım. Kırmızı paketi güzel güzel açtım hiç bozmadan. İçinden Trivial Pursuit çıktı. İyi bir dinleyici olan Lale'nin gereksiz bilgi oburu kızına mükemmel hediyesi.
Sonra onlar gitti ben de attım kendimi sokaklara.
Yılbaşını sevmiyorum ben. Çok zoraki. Çok mutsuz.
Sonra bişiler bişiler..eve geldim. Facebooka baktım insanların profil resimlerime bir de benim resimlerime. "Çok yalnızım be atam" dedim kendi kendime çünkü 31 fotoğrafın 29unda yalnızdım. Öyleyim de. Yeni yıl bokuna kimlerle girdiğime baksana. Üzülmedim. Yalnızsam yalnızım işte. Kim üzmedi ki seni. Siktir et.
Sonra güneş doğmadan uyumaya karar verdim ama çok rüzgar vardı korktum annemlerim yatağını işgal ettim kediyi kenara itekleyip.
O zamandan beri kaç gün geçti emin değilim. Ne yaptığımı da hatırlamıyorum zaten. Ama sigarayı bıraktım onu biliyorum. Taaki canım çok isteyene kadar.
Elveda güzel aksesuarım.
Hııım.. Hmmm. Bu gün evet bugün. Avatarı izledik bugün bir Alman arkadaş ile.
Görüntülerin etkileyici olduğunun aksini söyleyemeyeceğim, ben de mavi olup orda yaşamak istedim börtü böceğin arasında ama yine de başka bir gezegende geçen Pocahontas hikayesi olmadığını da söyleyemeyeceğim ne yazık ki.
Ama güzel. Ağlattı beni ama bilen bilir beni ağlatmak aslında hiç de zor değildir.

Ruh gibiyim yine. Yine. Böyle kalacağım. Böylece aptalca şeyler yapmayacağım.
Elbetteki yapacağım ama belki daha az umursayacağım.
I'll be the one to break my heart I'll be the one to hold the gun...diyerek danslar etsemde, Hands up baby'nin sözlerini yazmak istiyorum ellerime.
Loopta dönüp dururken asansöre binip durmadan bir aşağı bir yukarı inip çıkıp, hüngür hüngür ağlamak istiyorum.
It breaks my heart that I can't wish you well...

Beni bu şarkılar mahvetti.
Ah Orhan Veli ne güzel komşumuzdun sen.