24.3.08

Asilzade Mor

Zamanında mor renk elde etmek pek zormuş. Binlerce solucanımtak şeyi 3 gün tuzlar, 10 gün kaynatırlarmış( ya da tam tersi pek emin değilim şu an) da anca tırnağım kadar boya elde edebilirlermiş. Eh hal böyle oluca anca çok zenginler mor giysiler içinde salınma şansına erişebilirlermiş. Romada mesela sezar giyermiş bir de senatörler falan hatta bu gün bile kardinaller giyiyor yanılmıyorsam.
Dalga boyunun pek kısa oluşu, esrarengiz duruşu morsever pank arkadaşların hayatına hoş bir ironik göndermedir kanımca. Zaten koyu tonları -ki bu arkadaşlar tarafından en sevilenidir- melankoliyi, depresyonu çağrıştırır.
Karmaşıktır mor, dediğim gibi koyu tonları depresiftir, açıkları mutluluk vericidir, lilalar lavantalar romantiktir... Bu karmaşıklığı, yaratttığı akıl karışıklığındadır dolayıdır ki ürün yiyecek ambalajlarında kullanmaktan çekinirler moru, kullanıldığında da kadınlara yönelik hijyen ürünlerinde olur genellikle. Gerçi morunda pek umurunda değildir bu, asil renktir o ambalajlar mavilere, yeşillere ve kırmızılara göredir. Tabi leş insanların leş kıyafetlerinde ve leş converselerinde var olduğunu bilse göz yaşlarına boğulurdu eminim asilzade.




Sarı - Bir özgüven hikayesi

Spectrumdaki en mutlu renkmiş pek neşeliymiş kendisi. Bana sorarsanız fazla abartıyorlar. Sadece kendini beğenmiş, "güneşinizin rengi benim ve evinizin lambasının! ooh yeeah harikayım, neşe ve enerji saçarım" der kasım kasım kasılır dalga boyuna sıçtığımın.
Aslında işe de yarar kerata, sarı zeminde siyah hemencik farkedilir -sarı sayfalar-, başarıyı ve gücü temsil eder- kill billde umanın tulumu mesela- ama her yerden çıkar kabul gördüğünü bilmenin dayanılmaz öz güveniyle. Ve iğrenç iğrenç sırıtır gülen yüz ikonlarında.
-Tabi bu nefretime sekiz yıl okula sarı bir gömlekle gitmenin yarattığı bıkkınlığın da katkısı hayli fazladır.-
Bu sarının parlağına uzun süre maruz kalmak baş ağrıtır, bebekleri ağlatır ama yine de sarı, spontane davranışları ve davetkar gülümsemesiyle ilgi severleri baştan çıkarmayı becerirmiştir hep.

22.3.08

Şarkılardan anlam çıkarmaca- Musical moronculuk

Bir şarkının iyi ve ya kötü olması hiç bir zaman çok şey ifade etmedi bana(Manken bozması sarkıcıların ve türevlerinin şarkılarını şarkıdan saymadığım göz önünde bulundurulmalı). Benim için asıl önemli olan hikayeleriydi...Şarkıların hikayeleri iç içe geçer beynimde, benim uydurduklarımdan başka da hikayeleri vardır şarkıların, söyleyenin, yazanın.. Ve şarkıların kokuları vardır ve hikayelerin şarkıları vardır, bir sokaktan aşağıya yürümenin başka, o sokaktan yanında o insanla o mevsimde yürümenin başka, Baho'da oturmanın bambaşka bir şarkısı vardır. Ve sahildeki Atatürk heykelinin mermerlerinden kayarken "Wonderwall" söylenir. Ne yazık ki bu şarkılar genelde İngilizcedir. Snopluk yaptığımdan değil, Türkçe müzik dinleme alışkanlığım pek olmadigindan.

"Bu şehirde bir kadın var / Adı bana özel." Hayatımın küçük dramalarının bir numaralı şarkısıdır Cem Adrian'ın Bana Özel şarkısı. Yıllar önce ben bu şehri, bu ülkeyi bir mevsimliğine terk ettiğimde bu şarkıyı dinledim hep. Ve birilerinin "bu" şehirdeki özel kadını olmayı diledim

Teoman'a karşı özel bir ilgim yoktur. hatta bir çok şarkısını alamsız bulurum ama gönülçelen albümünün hayatımda farklı bir yeri vardır. Belki Gönülçelen (Çavdar Tarlasında Çocuklar) kitabını çok sevdiğim için -hatta "Evet, Salinger en sevdiğim yazar" dediğim ve arada durup Seymor Glass neden kendini öldürdü diye düşündüğüm için- (teşekkürler bu arada) olabilir ya da ordan burdan arak melodiler üzerine muhtemelen kafası iyiyken yazılmış sözlerden ara ara seçtiğim metaforlar için yahut da albüm bana bebeklik arkadaşımın hediyesi olduğu içindir. Kim bilir.

"Kırıklarını aldırdım kalbimin." Kalbinin kırıklarını aldırmak. ne kadar güzel bir benzetme! Ve sık sık gerçek olmasını dilediğim şey. Girip berbere, yumuşak deri koltukta bir tur döndükten sonra kalbimi çıkarıp şöyle demek istiyorum "Ahmetciğim uçlarından alalım ama geçen seferki gibi çok kısaltma sakın." Nitekim kırıklarınından tamamen kurtulmayı asla istemem, o zaman genç olmanın ne anlamı kalır. (Bunları düşünürken kulaklarımda Mr. Bennet'ın Elizabeth'e söylediği şu sözler çınlar: " Evet, senin de yaşın geldi artık gidip kalbini kırdırabilirsin.")

Ben bir müzikal karakteriyim. Hayatımın bir arka fon müziği var, hiç susmaz. Hep kafamda çalar.
Veganın solistinin sesi çoğu insana rahatsız edici gelse de kafamda çalması beni asla rahatsız etmemiştir mesela. Taa "Hadi baylar/ Tırmalayalım mı her yeri/ yoksa atalım mı bir adım geri/ tamam tamam sustum" zamanlarından beri severim onları. Ama Vega "alışamadım yokluğuna" ile kalbimi fetheder. Hatunun tuhaf sesiyle söylediği şarkı, serin bir eylül akşamı kalabalık ve gürültülü bir yerde- RocknCoke- eski sevgiliye mırıldanılır. Ve her şeyin eskisi gibi çok güzel olucağına dair çocukça bir inançla yeniden başlanır. Tahmin edilebileceği gibi hikaye mutlu bitmez. Ve kahramanımız yeniden beyaz atlı prensini aramaya koyulur. ( İşte bu sırada uzaklarda birileri şu şarkıyı mırıldanır "I'm sick of seeing you cry/ And wasting all your time/ On someone who will never care enough/ To make you feel loved/ To make you feel safe/ I would drop my life to take his place/ So carry me around/ Like a picture in your purse/ Pull me out when things are at their worst/ Who we ever met/ And who we ever missed/ Each one had a role in this." Techromance- Her Space Holiday)

Bir zaman sonra Vega, Tatlı Sert albümüyle yeniden çıkar karşıma. Tam da ben yeniden uzak diyarlara doğru yollara düşmeden önce. Ve der ki: Beyaz mendil falan sallamazsam/ n'olur üzülme/ beni düşünme/ beni bir daha asla düşünme. Tamam dünyanın en anlamlı şarkı sözleri değil, olmasıda gerekmiyor zaten. Hani derler ya "cuk oturdu". Ve verandada oturken -ne dediğini anlamayan insanların memleketinde- bağıra bağıra yine Vega söylenir. "Raks ederken balkonumda/ Yine uçmak var aklımda/ Gülüyorum/ Arkamda kaldı yaptıklarım." Duruma daha uygun başka bir şarkı daha bilmiyorum, varsa da ben bilmiyorum.

Ben şarkıları arkadaşlarım gibi severim ya da çikolatayı, armutu sevdiğim gibi. Eğer bir parça bile ben varsa yada benim ağzımdan da çıkabilecek bir cümle geçiyorsa içinde koşulsuz severim onları, kimini çok dinlersem sıkılırm kimini ne kadar dinlesem de yetmez. Ben şarkılarımı özlerim. Gecenin bir vakti uyarım canım bir şarkı çeker deli gibi, dinlemeden uyuyamam. En güzel şarkılar aşk şarkılarındır bence, onlardan herkes kendine bir pay çıkarabilir, herkes birilerini sevmiş, terk edilmiş, aşık olmuştur (olmayana ayrıca üzülürüm zaten). Politik içerikli şarkıları hiç sevmem ya da toplumsal konulardan söz edenleri.

Hayatta iyi yapabildiğimi iddia edebileceğim sadece üç şey vardır: çadır kurmak, televizyon izlemek, müzik dinlemek. Özellikle de sonuncusuna her zaman hak ettiği özeni gösteridiğimi, hatta kendimi "musical moron" olarak tanımyabileceğimi söyleyebilirim hiç çekinmeden.-ama ustaların karşısında saygıyla eğilirim :D-

Bu bir TK150 ödevidir.

Harika!



David Lachapelle şahane bir varlık! Harika! Harika!
www.davidlachapelle.com

Ayrıca pieta, isa'nin carmihtan indirildikten sonra, annesi Meryem'in kucaginda uzandigi anlara verilen isimmiş. Bunu öğrendim geçenlerde.
Bu fotoğrafta da Meryem niyetine Courtney Love'ı görmekteyiz. Sizce de dahiyane değil mi?

Şu an bununla ilgili bir ödev yapmaya çalışmaktayım.

21.3.08

el ele kol kola verin çocuklar

Çocuklar gördüklerini değil hatırladıklarını çizerlermiş. Boyut ve önemlilik doğru orantılı olurmuş. primitiv bir minyatür mantığı sanırım. Bende resim kabiliyetsizliğimin suçunu içimdeki çocuğun üstüne atıyorum. Hahayt!
Ayrıca 5- 10 tane istiyorum olnalrdan ve yaptıkları abidik gubidik resimleri buzdolabıma falan yapıştırmak istiyorum
BUnun yanı sıra Hayko cepkini hiç sevmiyorum. Çocuk bahsinin üstüne hayko deyince sinan Çetinin Çocuk filminden çağrışım yaptığını düşününebilirsiniz. Evet ama hayır, tabi ki izlemedim filmi . Ben zaten toplamda 6 film izledim, 4 kitap okudum, işte 10 tane falan da grup biliyorum. Ortamlarda yer etmeye yeter de artar. Fight clubı severim derim, iki tane az bilinen grup adı söylerim oldu da bitti maşallah.
Ayrıca "asosyal olduğunu iddia eden birine göre fazla sosyalsin" diyenler büyük yanılgılar içindeler. -Bu lafım sanadır bayaaaan!!

16.3.08

bu gün o günlerden değil

Güzel bir pazar günü gibisi yok!
Güzel bir cumartesinin ardından geliyorsa hele tadından yenmez...

Kimileri süt ve kurabiyeyi tercih eder böyle günlerde, ben sigara ve kahveyi...
Çimlere yayılmak da güzeldir ama kafam rahat değil, derdim o!
Yoksa sizle olmak güzel, senle olmak güzel.

Ama dedim ya kafam rahat değil!

14.3.08

Happy As A Ghost

Geçen günlerden birinde kendimi çok çok kötü hissettim.. Hiç sebepsiz hem de..
Ben de kurtulmak için, ne kadar kötü anı varsa içimde atmaya karar verdim faydası olur diye.
Pek olmadı.
Üstelik hiç bir zaman paylaşmak istemiyceğim şeyleri anlatırken buldum kendimi.
Belki de iyi oldu bilemiyorum.
Ama ne kadar açık olursam o kadar kolay kırılmaz mıyım?

Bir de kedim hasta. Yedi yaşımdan beri benimle yani onun olmadığı zamanları hatırlamıyorum bile neredeyse.

Bunların yanı sıra hayat güzel. Bir sürü şahane proje var yakında. Göremediğim, zaman ayıramadığım insanlar var- esin mesela- ama onlarında anlayışla karşıladıklarını tahmin ediyorum. En azından umuyorum.
Ve mutluyum.
Happy! Happy! Happy!

2.3.08

Ayrıca küçükken burnumu karıştırırdım. Buna ne buyrulur?

"Hayatım ne kadar sıkıcı" diye başlayıp, hayatımın rutininden bahsedip, "aslında hepimiz aynıyız, ben de sizden biriyim laylay lom" yapıp sonra bir anda mükemmel bir hayatım olduğuna değinmek istiyorum. Ama bunu size çaktırmadan yapıp, hala çok sıradanmış gibi davranıp bütün coolluklarım, coolluk katlamanlarında hızla yükselmek istiyorum. Ama yapamıyorum. Neden? Uncool is the new cool formatında kaybettim çünkü kendimi yine.

Hımınıhım hımmm..Her neyse..

Küçükken burnumu karıştırırdım, mekan, zaman, sınır tanımadan.. Ve inanılmaz bir haz duyardım bundan. Sonra babam burnumu karıştırmaya devam edersem burun deliklerimin patlıcan kadar olacağını söyledi. Zor oldu ama bıraktım ve tırnaklarımı yemeye başladım...Ne yazıkki aynı hazzı alamadım; başka bir şeyden de alabileceğimi sanmıyorum.. O bambaşka bir şeydi..
Zaten sanırsam oral dönemimde bir şeyler oldukça ters gitmiş. Bu kanıya nerden mi varıyorum? Şöyleki, tırnak yeme "tü kaka" alışkanlığımın geçmesi üzerine-ya da hafiflemesi diyelim- başka şeyleri kemirmeye başladım: kazak kolları, kalem kapakları, plastik kaşıklar, tokalar.. kısacası kemirilmeye müsait her şey. Hala da sahip olduğum hemen hemen her şeyin üzerinde diş izi ve salya bırakmaya devam ediyorum.
Bunun yanı sıra evde donla dolaşmayı severim, dışarı çıkmayacaksam bütün gün pijamamla otururum, cips yedikten sonra kalkıp elimi yıkamaya üşenirim ellerimi çorabıma silerim, sümüklerimden ve göz yaşımından yumuşamış kağıt mendilleri severim paramparça olsalar bile onlara silmeye devam ederim, ağdadan nefret ederim, gizli gizli Türkçe pop dinlerim vs vs..
Bir kaç iğrenç alışkanlığımdan ve lüzumsuz hareketimden daha bahsedip dürüstüm ve çok sempatiğim moduna da girebilirim. Çok da açık sözlüyüm hadi beni sevin!
Aslında bir şekil ters psikoloji uygulama çabasındayım ama pek becerebildiğimi sanmıyorum. Çakal olmaya çalışan ama başaramayan bir insanım ama bu demek değildir ki iyi kalpli bir insanım.

1.3.08

welcome to our world

"Our wold is an English village." she said.
Just like ours.
Don't you think so honey?

I love you yee yee yee

biberi-ye
kurabi-ye
şemsi-ye
mürebbi-ye
şanti-ye
puanti-ye
sani-ye
fethi-ye
kafi-ye
methi-ye
hafi-ye


bu kadar geldi aklıma. tüh!